"Etrak-ı b î-idrak": "Anlayıştan yoksun, cahil Türk" anlamına gelen ve Osmanlı Devleti döneminde yönetici seçkinlerin (askeri), reaya içindeki göçebe Türkmenlere yönelik olarak kullandığı ayrımcı bir deyiş.
Yörükler yerleşik hayata geçmiş; memurluk, ziraat ve esnaflıkla uğraşan, koyun beslemeyip yaylaya gitmeyen ırkdaşlarına Türk demiştir. Nitekim Anadolu’nun çok yerinde bu tabir, sipahi sınıfına girmeyen sıradan köylüler için kullanılmıştır. Etrâk-ı bî-idrak sözü de “anlayışsız köylüler” demek oluyor.
Şahİsmail, devşirme Osmanlı tarihçilerinin “etrak-ı bi-idrak”‘ veya “nadan” olarak tanımladığı Türkmen-Türk adına şiirlerinde şu güzel anlamı yükler ”Sen ey Türk-i peri peyker ”(Sen ey peri vücutlu, melek endamlı Türk). Ulu atası Şeyh Safi ”Pir-i Türk ” olarak tarihi belgelere kayıt düşülmüştür.
Bu hallerde de ‘Türk’ kelimesi karalama ve küçümsemeye hedef olmaktadır. Devşirme ile çatıştığı noktada Türk, ‘Türk-ü sütürk’ (azgın Türk), ‘Türkbed lika’ (çirkin yüzlü Türk), ‘Etrak-ı bi idrak’ (anlayışsız-akılsız Türk), ‘Nadan Türk’ (kaba, cahil Türk) olarak nitelenmiştir.”
NecipAsım Bey, “Türk” kelimesinin ilk defa kendisinin “t.r.k” gibi yazmayıp “vav”la “t.ü.r.k” yazdığını söylüyor: “Tarihlerimizde “Etrâk-ı bi-idrak” (idraksız, anlayışsız Türkler) yazıldığını gördüğümden ve Osmanlılardan birçoğunun Türk'ü küçük gördüklerine şahit olduğumdan “Türk
Spygtl. 9 Nisan 2013 Salı 030000 Yazımızın başlığında geçen “Etrak-ı bi-İdrak” Akılsız Türk deyimi Osmanlı kaynaklarında ne acıdır ki Türkler hakkında kullanılır. Osmanlı Devleti her ne kadar bir Türk devleti olarak kurulsa da bir müddet sonra dönme-devşirme kökenli unsurların kontrolüne geçmiştir. Bu kişiler devletin asıl unsuru olan Türkleri hor, hakir görmüş ve aşağılamışlardır. Buna maalesef Osmanlı aydınları da katılmış ve Türk kelimesi bir takım kötü sıfatlarla birlikte anılmıştır. Tarih-i Naima’da Mustafa Naima Efendi Türkler için; Nadan Türk, Etrak-ı bi-İdrak, Çirkin suratlı Türk ve Melun Türk tabirlerini kullanır. Gelibolulu Mustafa Ali Efendi Türkler için; Köylü, kötü huylu, manav ve kır adamı der. Eserinde çeşitli milletleri methettikten sonra Türkler için; Anadolu, Karaman ve Rum ülkesi adlarını alan pasaklılar ülkesi halkı Türkler elbette kır adamıdırlar. Bunlar ararlarında güzel ve sevimli olanı az görülen çeşitli biçimde çirkin kimselerdir cümlelerini kullanır. Bu örnekleri daha da artırabiliriz örneğin Koçi Bey Risalesi’nde; Yeniçeri ocağına kanuna aykırı olarak Türk, Yörük, Çingene, Yahudi, dinsiz, mezhepsiz nice kalleş ve ayyaş şehir oğlanları girdi derken Türkleri Yahudi, Çingene, kalleş, ayyaşlarla bir görür. Bu risale 1631’de padişah IV. Murat’a takdim edilmiştir. Mehmet Halife’nin Tarih-i Gılmani adlı eserinde şu satırlar vardır; Bundan sonra İbşir Paşa ile Anadolu’dan gelen bir alay çarıklı Türkler ve kul taifesi çok yüz buldular. Koca Sekbanbaşı Risalesinde ise; İptida Yeniçeri Ocağı yeniden tahrire muhtaçtır, …şimdi Acem bozuntusu, Türkmen hırsızları ve dönme bozmaları ocağa dolmuş ve işbaşına gelmiştir satırları bulunur. Türk’e küfür etme, Türk’ü hakir görme, Türk düşmanlığı kozmopolit Osmanlılık döneminde öyle yarış haline gelmiştir ki kendisi de bir Türk olan Hoca Saadettin Efendi yazmış olduğu Tacü’t Tevarih adlı eserinde; Kavrayışı kıt Türkler, Hilebaz Türk, Akılsız Türk gibi ifadelerle kendi milletini aşağılamıştır. Hatta; Karakoyunlu Türkmenleri kudurmuş kurtlar gibi çevrede yaşayan halkı dalamaya başlayıp, asıl yaradılışlarının ve yapılarının gereğini ortaya koydular ifadeleriyle Türkleri kötüleme yarışına katılır. Bu konudaki örnekleri fazla uzatmamak için Ziya GÖKALP’in Türklüğün Başına Gelenler isimli yazısındaki tespitleri buraya aktarmak istemiyorum. Asıl değinmek istediğim konu başka. 2006/2007 Öğretim Yılı için ilimiz Merkez Endüstri Meslek Lisesi’nde görev yaptım. Bu okulumuzda Atatürk’ün Nutku’nun asıl metinlerinin fotokopisine rastladım. Bugüne kadar Nutku’nun asıl metinlerini görmemiştim, ilk defa gördüm ve benim için bir eksiklik olduğunun da farkına vardım Bu metinleri incelerken şunu gördüm; Atatürk konuşmasını tamamlarken son cümle olarak “Beni Hatırlayınız” yazmış fakat daha sonra bunun üzerini çizerek “Ne mutlu Türk’üm diyene” şeklinde Nutku’nu tamamlamış. Nitekim Türkiye Cumhuriyeti Türk kimliği ve Türk kültürü üzerine kurulmuş olup tarihimizde Gök-Türklerden sonra ikinci defa Türk ismini devlet ismi olarak almıştır. İşte bu tarihsel gerçeğin farkında olan Atatürk yıllarca hor, hakir görülen, aşağılanan Türklüğü yücelmek için “Ne mutlu Türk’üm diyene” cümlesiyle Nutku’nu tamamlamıştır. Burada acı olan şu ki Türklüğün aşağılanmasını değil yücelişini temsil eden 2013 Türkiye’sinde Türk kelimesi anayasadan kazınmaya çalışılıyor. Tarihi tecrübeler göstermiştir ki bunun ardından yeniden Türk Milletine hakaret ve aşağılama dönemi gelecektir. Yani Ne mutlu Türk’üm diyene çizgisinden Etrak-ı bi-İdrak çizgisine gideceğiz. Tarih tekerrürdür denir hiç ibret alınsaydı tekerrür eder miydi?
anlam olarak idrakten anlayıştan yoksun türk şanlı, haşmetlu osmanlı devleti döneminde türkleri tanımlayan bir tamlama fetişisti faşolara saygıyla duyrulurayrıca ebleh türk, hödük türk, kaba saba türk gibi versiyonları da vardır. bu kalip naima tarihinde gecer ekradi biinsaf ile birlikte. bkz naima osmanli'ya dair cesitli vesikalarda saray'in ulke topraklarinda yasayan turkler icin bu kelimeyi kullandigi soylenir kisaca aptal turkler demektir. hatirladigim kadariyla yerlesik turklerin gocebe turkmenler icin kullandiklari bir sifattir. ben asikpasazade'de gordugumu hatirliyorum. lakin bu terkibin anlami konusunda bir duzeltme bî-idrak akilsiz turkler'den ziyade idraksiz turkler anlamina gelir. gocebe turkler orneginde gorulebilecegi gibi akli olanin idraki olmayabilir. bu da soyle bir sonuc dogurur. elin "akil"siz gavuru uzayda cay partileri duzenleyecek derecede sicrama yapar, bizimkiler degisen toplumsal ve ekonomik iliskileri algilama/idrak etme guclugu yasadiklari icin hala sadece raki, yeniraki, tekirdag rakisi, yogurt, sekerli yogurt, cikolatali yogurt, ayran, sutas ayran, coban ayran, sek ayran ve turevlerini imal etmekle mesgul olurlar. ha unutmadan, bir de yayik makinesi icat etmisizdir.bkz insanligin hizmetine sunmak bkz kurd i bi merdbkz rus i menhusbkz evbaş ı kızılbaşbkz engurus i bi namusşeklinde devam eden silsilenin bir halkası, osmanlı'da millet sistemi denen şey bu olsa gerek! bilinçsiz türk en büyük dezavantaj türk olmaktır hiç ermeniler, rumlar, araplar vs. milletler için böyle bir söz duymadım, okumadım. bu tamlama aslinda sadece bir millet olarak türkleri kücümsemek amacli söylenegelmemistir. tersine, yönetici feodal sinif kendini yönetilenlerden ayirarak yüceltmek istemis, yani icinden ciktigi yumurtayi begenemez olmustur. ayni mantikla, ikisi de aslen türk olan yavuz sultan selim ile sah ismail caldiran'da kapismadan önce "oglum sana böyle böyle diyorlar!" diyerek atistiklari mektuplarinda yönettikleri ülkelerde yasayan cogunlugun dilini kullanmaktan israrla kacinmislardir. garip bir ironi olarak yavuz sultan selim'in mektuplari farsca iken, sah ismail'in göndermis oldugu mektuplar türkcedir. bu fenomen yalnizca dogu imparatorluklari ile de sinirli degildir 1530-1556 yillari arasinda alman imparatoru olan besinci karl "tanriyla ispanyolca, kadinlarla italyanca, erkeklerle fransizca, beygirimle almanca konusurum" demis, almancayi "kaba", "odunsu" ve "une language a demi-barbare" yari barbar bir dil olarak tanimlayan prusya imparatoru büyük friedrich'i potsdam'daki sarayinda ziyaret eden voltaire kendini fransa'da zannettigini, cünkü herkesin fransizca konustugunu ve saray erkaninin almancayi ancak hizmetciler ve atlar ile konusurken kullandigini yazmistir. kisacasi, bir diger türdesi de obskurantizm olan bu fenomen, askeri, ekonomik veya idari erke sahip bir sinifin anlasilamama yoluyla kendini sinirlar ve siniflar üstü gösterebilme, dolayisiyla da bu erke sahip olmayanlari kücümseme cabasidir; yasamin bir cok alaninda, eskisi kadar olmasa da, degisik bicimlerde hala karsimiza cikmaktadir. erdoğan aydın, milliyet’te yayınlanan bir açıklamasında “yavuz ve kanuni türk’ü aşağılardı” tezini ileri sürdü. osmanlı dönemi eserlerinde “etrakı bi-idrak = akılsız türk” deyimine sıkça rastlandığı bir gerçektir. ancak bunun hangi çerçevede ve kimler için kullanıldığını bilmezseniz aydın’ınkine benzer yanlışlıklara düşersiniz. devşirmelerin yetiştirilmesiyle ilgili kanunnamede açıkça bunların “türk’e verilmesi” zorunluluğu kayıtlıdır. yani türkçeyi, türk kültürünü ve islâmı orada öğrendikten sonra devlet hizmetine alınacaklardır. bu aşağılama değil, yüceltmedir. osmanlı’nın karşı olduğu, hâlâ göçebelikten vazgeçmeyen türkmenlerdir. osmanlı, yerleşiklikle ileri bir uygarlık ve kültür düzenini temsil eder. göçebe ise, zirai üretimi önemsemeyen hattâ tahrip eden yapısıyla geri bir düzeydir. bunu anımsamak gerekli. orhan koloğlu öztürkçesi göbeğini kaşıyan adam olan osmanlıca ifade. ekşi sözlük kullanıcılarıyla mesajlaşmak ve yazdıkları entry'leri takip etmek için giriş yapmalısın.
26 Mart 2012 Pazartesi 030000 Yazımızın başlığında geçen “Etrak-ı bi-İdrak” Akılsız Türk deyimi Osmanlı kaynaklarında ne acıdır ki, Türkler hakkında kullanılır. Osmanlı Devleti her ne kadar bir Türk devleti olarak kurulsa da bir müddet sonra dönme-devşirme kökenli unsurların kontrolüne geçmiştir. Bu kişiler devletin asıl unsuru olan Türkleri hor, hakir görmüş ve aşağılamışlardır. Buna maalesef Osmanlı aydınları da katılmış ve Türk kelimesi bir takım kötü sıfatlarla birlikte anılmıştır. Tarih-i Naima’da Mustafa Naima Efendi Türkler için; Nadan Türk, Etrak-ı bi-İdrak, Çirkin suratlı Türk ve Melun Türk tabirlerini kullanır. Gelibolulu Mustafa Ali Efendi Türkler için; “Köylü,kötü huylu, manav ve kır adamı” der. Eserinde çeşitli milletleri methettikten sonra Türkler için; “Anadolu, Karaman ve Rum ülkesi adlarını alan pasaklılar ülkesi halkı Türkler elbette kır adamıdırlar. Bunlar ararlarında güzel ve sevimli olanı az görülen çeşitli biçimde çirkin kimselerdir” tanımlamasını yapar. Bu örnekleri daha da artırabiliriz örneğin Koçi Bey Risalesi’nde; “Yeniçeri Ocağına kanuna aykırı olarak Türk, Yörük, Çingene, Yahudi, dinsiz, mezhepsiz nice kalleş ve ayyaş şehir oğlanları girdi” derken, Türkleri; Yahudi, Çingene, kalleş, ayyaşlarla bir görür. Bu risale 1631’de padişah IV. Murat’a takdim edilmiştir. Mehmet Halife’nin Tarih-i Gılmani adlı eserinde şu satırlar vardır; ”Bundan sonra İbşir Paşa ile Anadolu’dan gelen bir alay çarıklı Türkler ve kul taifesi çok yüz buldular.” Koca Sekbanbaşı Risalesinde; “İptida Yeniçeri Ocağı yeniden tahrire muhtaçtır,…şimdi Acem bozuntusu, Türkmen hırsızları ve dönme bozmaları ocağa dolmuş ve işbaşına gelmiştir.” Türk’e küfür etme, Türk’ü hakir görme, Türk düşmanlığı kozmopolit Osmanlılık döneminde öyle yarış haline gelmiştir ki kendisi de bir Türk olan Hoca Saadettin Efendi yazmış olduğu Tacü’t Tevarih adlı eserinde; Kavrayışı kıt Türkler, Hilebaz Türk ve Akılsız Türk gibi ifadelerle kendi milletini aşağılamıştır. Hatta “Karakoyunlu Türkmenleri kudurmuş kurtlar gibi çevrede yaşayan halkı dalamaya başlayıp, asıl yaradılışlarının ve yapılarının gereğini ortaya koydular” der. Bu konudaki örnekleri fazla uzatmamak için Ziya GÖKALP’in, Türklüğün Başına Gelenler isimli yazısındaki tespitleri buraya aktarmak istemiyorum. Asıl değinmek istediğim konu başka. 2006/2007 Öğretim Yılında ilimiz Merkez Endüstri Meslek Lisesi’nde görevlendirildim. Bu okulumuzda Atatürk’ün 10. Yıl Nutku’nun asıl metinlerinin fotokopisine rastladım. O güne kadar 10. Yıl Nutku’nun asıl metinlerini görmemiştim, ilk defa gördüm ve benim için bir eksiklik olduğunun da farkına vardım Bu metinleri incelerken şunu gördüm; Atatürk konuşmasını tamamlarken son cümle olarak “Beni Hatırlayınız” yazmış fakat daha sonra bunun üzerini çizerek “Ne mutlu Türk’üm diyene” şeklinde 10. Yıl Nutku’nu tamamlamış. Türkiye Cumhuriyeti Türk kimliği ve Türk kültürü üzerine kurulmuş olup tarihimizde Gök-Türkler’den sonra ikinci defa Türk ismini devlet ismi olarak almıştır. İşte bu tarihsel gerçeğin farkında olan Atatürk yıllarca hor, hakir görülen, aşağılanan Türklüğü yücelmek için “Ne mutlu Türk’üm diyene” cümlesiyle 10. Yıl Nutku’nu tamamlamıştır. Burada acı olan şu ki Türklüğün aşağılanmasını değil yücelişini temsil eden Türkiye Cumhuriyeti’nde 2012 yılında Abant Platform’u toplantılarında Türk kimliği anayasadan çıkarılmaya çalışılıyor. Tarihi tecrübeler göstermiştir ki, bunun ardından, yeniden Türk Milletine hakaret ve aşağılama gelecektir. Yani, Ne Mutlu Türküm Diyene çizgisinden; Etrak-ı bi-İdrak Akılsız Türk, Türkmen-i Napak Kaba Türk, Melun Türk ve Nadan Türk çizgisine gelinecektir. Tarih tekerrürdür hiç ibret alınsaydı tekerrür eder miydi ?
idrakten yoksun türkler yani anlayışsız türkler manasına bazı şairler türkleri kötülemek için kullanmışlardır. bazı tarihçilerinde türklere yada reaya ya böyle hitap ettiği olmuştur... idrakten yoksun türkler yani anlayışsız türkler manasına bazı şairler türkleri kötülemek için kullanmışlardır. bazı tarihçilerinde türklere yada reaya ya böyle hitap ettiği olmuştur... etrak türk kelimesinin arapça gramerine uygun olarak çoğul kullanımıdır. fikir tekil. efkar çoğul. çok zor değildir arapça bi idrak. idrakten nasipsiz. yani algılama güçlüğü çeken. osmanlı hanedanının klasik söylemi. bkz aşık naima tarihi. dimitri kantemir osmanlı tarihi. halil inalcık. hatta arnold toynbee. kimileri derler ki türkler için kullanılan bir söylem değildir. saraydan olmayan vasıfsız, düşük kalifikasyon tebaa için söylenir. bildiğin halk yani türke değil, halka yakışıtırılmış bu tamlama. vay amına koyayım sayın seyirciler. nasıl bir model devlet erkanıysa artık türklerden müteşekkil olduğu varsayılan bir halka istihza ediyorsun ama türklüğe zeval getirmeden. onu geçtim de sınıfsal galiba her şey. yavuzun bunlara güvenilmez deyu kestiği 50 bin türkmenin dosyası her tarih enstitüsünün dolabında sayfa sayfa belgeli durup dururken; büyük türk büyüklerinin arasında küpeli temsili resmiyle boy gösteren bu tarihsel şahsiyetin sevenlerinin, küpe takan zevata sille tokat dalma isteğinde ne büyük paradokslar gizlidir. edit osmanlı'nın klasik söylemi etrak-ı biidrak tamlamasının aslında türkleri hedef almadığı, sadece ama sadece halkı hedef aldığına ilişkin önceki giri silinince biraz havada kalan bir tanım olmuş. şimdi fark ettim. fark ettiğim diğer bir noktada bir kısım zihniyetin karşısındaki iddianın haklılığı karşısında söyleyecek sözü olmayınca ne kadar hızlı giri silebildikleri. kelimenin anlamını uzun uzun deşmeye gerek yoktur, bkz naima her ne kadar eğitimsiz göçebe türklerden böyle bahsetse de günümüz de eğitimlisinin de böyle olduğunu görebiliriz tabi bkz istisnalar kaideyi bozmaz. bu gün şunu anladım ki bu idraksizler topluluğunu anlamakta ben de "biidrak"ım. bu demek oluyor ki bu yapısal bi sıkıntı bu topraklarda yaşayanlar doğal olarak idraksız oluyor yapacak bir şey yok. ama böylesi tiplerin karşısında bkz what s your problem man diyen bir zenci olmayı çok isterdim ama bunun için de yapacak bir şey yok, ben de bkz raad olun bkz uleyn'den başka bir şey diyemeyeceğim. osmanlı saray eşrafının türklere bakışını yansıtan yaygın deyiştir. idrak yoksunu türkler manasına gelir. bence de osmanlıca eğitimi zorunlu olsun. yavşak tayfanın ecdadını daha iyi tanıyalım. osmanlıca ile türkçe arasındaki farkı anlayabilmemiz için biçilmiş kaftan olan söz öbeğidir. kendisine ait bir fikri olmayan, kendi konuştuğu dilin bağlamından habersiz yaratıkların sürekli olarak osmanlıca denen eklektik dilimsinin propagandasını yapmaları ilginçtir. biz "etrak-ı bi idrak" sözünü niye duraksamadan anlayamayız? burada anlatıldığı gibi "anlayışsız türkler" olduğumuz için mi? bir gecede cahil bırakıldığımız için mi? hayır gençler, türkçe olmadığı için... etrak arapça türkler bi arapça ve farsça'da "sız" anlamındaki ön ektir. idrak'ı zaten biliyoruz... bu söz öbeğindeki sorun kullanılan kelimelerin türkçe kökenli olmaması değildir. yapının tamamıyla türkçe dışında kurulmuş olmasıdır. yapı türkçe olmadığı için durur ve çeviri yapma ihtiyacı hissederiz. türkçe sondan eklemeli bir dildir. etrak demeyiz, türkler deriz. bi idrak demeyiz, anlayışsız deriz. "türkler-i anlayışsız" demeyiz "anlayışsız türkler" deriz. kulağa daha hoş gelsin istiyorsak "idrak yoksunu türkler" deriz. buradaki yapı tamamen türkçedir. arapça kökenli kelimeler kullanmak sorun değildir. zira dil yapıdır... bkz 13617285 bu arada osmanlı sarayının türklere bakışı da budur. "idrak yoksunu türkler..." ziya paşa, büyüktür, mustafa kemal paşa osmanlı'nın kendisi sanki çok matah bir haltmış gibi türklere taktığı lakap. esasen "türkçü" ittihat terakki elitinin hissiyatı da budur. yalnız türkçülükle beraber "türklere askerlikten başka bir bok yaptırmadınız ki gelişsinler" hissiyatı doğmuştur. bunun en uç noktası da atatürk'tedir. bir solcu olarak söylüyorum, yalçın küçük'ün enver'i öven zırvalıklarını ve "kemalizm hamidizmdir" belirlemelerini geçiniz. bir solcu olarak ittihat terakki'ye baktığında en halkçı unsurun mustafa kemal olduğunu ve bu yüzden cemiyetin merkeziyle çatıştığını görürsünüz. enver'e atfedilen devrimcilik bab-ı ali baskını ve turan macerasında gördüğümüz maksimalizm. ama bu maksimalizmin toplumsal herhangi bir taleple birleştiğini söylemek imkansız. ancak atatürk'ün asıl derdi toplumu değiştirmek oldu. herhangi bir toplumsal ve sanayi altyapısı olmayan maceralarla osmanlı'yı ihya etmek değil... atatürk'ün türkçülüğü hafiften halkçılığa da kapı aralayan bir türkçülüktü. enver, talat ve cemal hep aynı imkanlar türklere de tanınsa ticaret ve bilimde ileri gideceklerini iddia ettiler. ancak buna pek inanmamış olacaklar ki hiçbir zaman atatürk gibi en aşağıdan başlayan ve sabır gerektiren modernleşme hamlelerine girişmediler. aksine politik üstyapıdaki fetihlerle sorunu çözmeye çalıştılar. ancak atatürk işi altyapıdan çözmeye çalıştı. bunda diğer ittihatçıların aksine gariban olmasının da payı vardır. adam hem yüksek politikada kurulan hayallerin halk tabanında hiçbir karşılığı olmadığını görüyordu hem de "ben bu halkın içinden çıktım ben yaptıysam halk da yapar" diyordu. işin aslı balkanların genelinde ama bilhassa makedonya'da ulusal sorun türk toprak ağasıyla hristiyan köylünün arasındaki çelişkidir aslında... ittihat terakki kafa kadrosunun neredeyse atatürk harici hepsi balkanlardaki toprak ağalarının çocuklarıdır. bu adamlar türkçü olsa bile halkçı olamaz bu yüzden... gene atatürk ve bu ağa çocuğu askerlerle ciddi bir fark... ittihatçıların çoğu eski zaman aristokratları gibi ölçülü ve mazbuttur, oldukça dindardır. avam zevkleri çok azdır. atatürk ateisttir ve hiç de mazbut bir yaşamı yoktur. nitekim mason locasından da çok gezmesi, çok içmesi ve karı kız olaylarından dolayı atılır zaten... neyse efendim atatürk etrak-ı bi idrak demedi, "türk milleti zekidir çalışkandır" dedi sıvadı kolları... ama ne hayalindeki sanayi havzalarını kurabildi ne de tarımda hedeflediği noktaya gelebildi. son yıllarını biraz hayalkırıklığı ve mutsuzlukla geçirdiği biliniyor. "galiba o kadar da süper değilmiş" diye öldü herhalde... neyse sonraki hikayelere girmiyorum ama özet olarak şu, cumhuriyet aslında yıllarca askerlikten başını kaldıramayan türkün "bana da uygarlık fırsatı verin muasır medeniyeti aşmazsam şerefsizim" meydan okumasaydı. 100 senenin sonunda kuşbakışı sonuç hayalkırıklığı... bakın kendimizi öyle 400 yıldır dünyayı sömüren anglosakson ve fransız ülkeleriyle karşılaştırmayalım. alman ve japon mucizelerini de es geçelim... kendi ligimizdeki akdeniz ülkeleriyle kıyaslayalım. bence italya gayet uygun bir örnek. çünkü ülkenin yapısı bize çok benziyor. hatta anadolu'yu doğu-batı değil kuzeygüney ekseninde yerleştirirseniz alın size çizme... ülkenin dağlık yapısı, bölgeler arası eşitsizlik, gerikalmışlık, tarıma dayalı ekonomi her şey birebir türkiye'nin aynısı... ama gene de sanayileşme açısından kıyasladığımızda türkiye hammadde açısından açık ara üstündür italya'dan. bir kere petrol hariç her türlü maden ve enerji kaynağı vardır türkiye'de. italya'da bu kadar çok çeşitli maden yoktur. bizde olmayan sadece sicilya'dan çıkan petrol söylenebilir. hani o da ahım şahım bir petrol yatağı değildir. bizde trakya'da çıkan doğalgazın az fazlasıdır. tarımsal hammadde konsuundaysa türkiye açık ara üstündür. gerek sanayi tarımında gerek gıda tarımında... italya'nın bütün tarihi kıtlıklarla geçmiştir. ülkenin tamamına yete3cek ekmeği üretemediği günler olmuştur italya'nın. ama türkiye'nin tarihinin hiçbir zamanında böyle bir sıkıntısı olmadı. türkiye hiçbir şey ihraç edemese tarım ürünü ihraç ederdi. hem kendi halkını doyurur, bir de üstüne ihraç ederdi... şimdi o italya işleyecek hammaddesi türkiye kadar olmamasına rağmen, bütün bu süre zarfında buğday kıtlıklarından kırılmasına rağmen sanayisini kurabildi. hatta devlerden sonra dünyanın en sanayileşmiş ülkelerinden birisi oldu. ama türkiye gerek maden gerek endüstri bitkisi bakımından o kadar zengin olmasına rağmen bunu beceremedi. bugün tarımda bile ithal eder durumdayız, öyle olunca döviz durmadan fırlıyor. demek ki yok abi, beceremiyoruz. yani sorun çok net vizyon ve çalışkanlıkta... şöyle düşünün tekstilin can damarı bütün bitkiler bizde yetişiyor. italya'nın çukurova gibi bir pamuk havzası yok mesela... ama milano modası onlarda. çünkü pamuklu giysi üretemese de de o kumaşa şekil vermede, tasarım yapmada bir ekol olmuş adamlar. bu da zeka ve emek işi... biz yapamamışız. valla şu an türkiye bu ekonomik krizden nasıl kurtulur diye hesap yaptığımda tek bir çözüm yolu bulabildim. amerika'ya diyeceğiz ki biz denedik, 100 senede devlet yönetmeyi beceremedik abi. 100 senedir o kadar uğraşmamıza rağmen hala yaptığımız en iyi şey askerlik, başka bir beceri geliştiremedik. size bağlanalım, eyaletiniz gibi yönetin bizi abi. bunun karşılığında da dünyanın her yerinde askerliğinizi biz yapacağız, çıtkırıldım amerikan çocuğunun burnu bile kanamayacak. hiçvbir amerikan başkanının oyu bu yüzden düşmeyecek. nasıl teklif? osmanlı kültür ve belge dilinde etrak, türkmen, türk, gibi tabirler, göcebeliği ifade eden sosyolojik kavramlardı. yine aynı gruplar icin kullanılan kızılbaş, alevi gibi kavramlar ise bir kez daha sosyolojik olmakla birlikte politik-dini yapıları ifade etmek kullanılan tabirlerdi. özellikle osmanlı belge dili, kavram bakımından zengin olsa da, kimi belge ceşitlerinde bu kavramların farklı anlamları icerdiği veyahut birbirinin yerine kullanıldığı da görülebilir. nitekim osmanlı tarihcileri belgelerdeki bazı kavramların muhtevası bakımından hala görüş ayrılıkları icindedirler. söz konusu etrak yani türkmen kitleleri yerleşik hayata gecememiş cok kalabalık gruplardan oluşmaktaydı. dini mezhepleri de buna uygun olarak alevilik-şiilik arasındaydı. bu yüzden de türkmen grupları hem şehirli olmadıkları, hem mezhebi farklılıklarından dolayı devlet tarafından alt sınıf olarak addedildiler. bunu gerek osmanlı belge dilinde rastlanılan tabirlerde, gerek yaklaşımlarda ve hatta kroniklerde bile görmek mümkündür. söz konusu ayrımın temel sebepleri osmanlı devletinin ileri boyutlarda elitist olmasında ve son derece ice kapalı bir yüksek kültüre sahip olmasında aranmalıdır. her ne kadar doksan senedir milliyetci muhafazakar veya muhafazakar milliyetci tarihcilerimiz ustalıkla osmanlı imparatorluğunu eşitlikci ve hoşgörülü bir politik yapı olarak gösterseler de, bu günümüz politik anlatılarına su taşımak icin inşa edilmiş bir propaganda anlatısından başka bir şey değildir. osmanlı yüksek kültürü o derece icine kapanıktır ki toplumun en ileri gelen devlet adamı, şair, sanatkar ve saray erkanının kendi zevkine göre oluşturduğu ve kullandığı bir dil ve edebiyatı divan edebiyatı mevcuttur. bu dil ve edebiyat, toplumun alt ve orta sınıflarının anlayabileceği bir yapıda değildir. aynı cevrenin bir de yine kendine göre bir eğlence ve sosyalleşme anlayışı hasbahce kültürü mevcuttur. arap ve iran kültürünün yüksek unsurlarının alınmasıyla oluşturulan bu yüksek imparatorluk kültürü, fatih sonrasındaki kurumsallaşma ile devlet yönetiminde de kendini gösterir. mülki idarede hanedan damatları, vezirzadeler, paşazadeler, cavuşzadeler ve daha bir cok zade ortaya cıkar. askeri sınıfta da benzer manzaralar görünür. sipahizadeler, yenicerizadeler, timarzadeler gibi kavramlar türerler. artık elitizm saray ve divan cevresinden alt sınıf askeri ve mülki sınıf mensuplarına kadar inmiştir. on yedinci asırda devlet ve askeriyenin yapısında oluşan derin catlaklar, yönetici sınıfını korkutur ve sorunları tespite yöneltir. böylece devlet katında ceşitli görevler almış önde gelen kimselerden koci bey, kitab-ı müstetâb yazarı gibi reform risaleleri talep edilir. bu reform risalelerinde bile gerek risale sahiplerinin ait oldukları cevre ve bu cevrenin iltimaslarını koruma peşinde olduklarını görebiliriz. bir örnek vermek gerekirse, zade olmayanların devlet görevi alması aldıkları terbiye ve kültür itibariyle sakıncalı görülmüştür. kitab-ı müstetab isimli risalede ise acıkca toplum birkac tabakaya bölünmüş ve tabakalar arası gecişin zararlı olabileceğinin üstünde durulmuştur. sınıflar arası ayrımı, kültürel ve politik düzeyde bu derece keskin olan bir toplum yapısında, etrak-ı bi-idrak gibi bir kavramın olması ve bu bahsettiğim yüksek kültüre mensup olanların bu grupları aşağılaması gayet doğaldır. cünkü devlet ve yüksek kültür elitizm esaslı olarak işlediğinden, sadece türkmenler de değil, bu ayrıcalıklı grubun dışındaki herkes dışarıda bırakılmıştır.
Önemle ifade edelim ki, yabancı tarihçiler Türk kelimesini Müslüman tabiri ile eş anlamlı olarak kullanmışlardır. Osmanlılardan bahsederken Türkler dedikleri gibi, Fâtih’den veya Osmanlı Padişahlarından bahsederken de Büyük Türk tabirini kullanmaktadırlar. Zamanla Türk ve Müslüman kelimeleri Müslüman dünyada da eş anlamlı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Nitekim şu anda Arnavutluk gibi Balkan Müslümanları, “Hangi dindensin?” sorusuna, “Elhamdülillah Türk’üm” cevabını vermektedirler. Pakistandaki sözlüklerde de, Türk kelimesi açıklanırken, “mahbûb ve müslim” kelimeleriyle açıklanmaktadır. Bu kısa izahdan sonra Osmanlı kaynaklarındaki ve Kanunnâmelerindeki izahlara geçebiliriz. Evvela, özellikle hakkında en çok dedikodu edilen Fâtih devri Kanunnâmelerinde, Türk tabiri, tamamen Müslüman kelimesine eş anlamlı olarak kullanılmaktadır. Mesela, Fâtih’in Ceza Kanunnâmesinde, “15. Eğer biregû hamr içse, Türk veya şehirlü olsa, kadı tazir ura. iki ağaca bir akçe cürm alına”. Yani, bir kişi içki içse, Müslüman Türk Müslüman manasına kullanılmaktadır ve şehirlü olsa, hadd-i şirb olarak vurulacak olan 80 sopanın yanında para cezası alınması emr olunmaktadır veya sopa cezası uygulanmadığı takdirde para cezası uygulanacaktır. Bir diğer misâl, Yeniçeri Kanunnâmesinde bulunmaktadır 37. Maddede Türk evlâdının acemi oğlanları arasına ve dolayısıyla yeniçeri teşkilâtına alınmasına karşı çıkılırken, buradaki Türk’den kasdın Müslüman olduğunu biliyoruz. Zira başlangıçta, Müslüman gençler bu teşkilâta alınmamaktadırlar. Nitekim 38. Maddede “…kâfir evlâdın cem’ eylemekte fâide odur kim…” diye izah getirilmektedir. Burada şunu da belirtmekte fayda vardır ki, kapı kulu ocaklarına Müslümanların alınması baştan beri yasaktır. Gerçekten bu kural çiğnenmeye başlanınca, sistem bozulmuş ve bazan paşaların çocukları dahi torpille kapı kulu ocaklarına alınır olmuştur. İşte bu konuyu dile getiren Koçi Bey, Türk’ü Müslüman anlamında kullanarak ve hür insanların bu teşkilâta alınmalarını tenkit ederek şöyle demektedir “80. Kânûn ve zabt ve edeb ahvâllerinden evvelâ iç oğlanları kadîmü’l-eyyâmdan devşirme veyâhûd sahîh kul cinsi pîşkeş ola-gelmişdir. Şimdiki hâl ise ekseri İstanbul’un şehir oğlanları ve Türk ve dahi Kürd ve Ermeni ve Arab ve Çingâne ve Yehûd oğlanları olub on oğlandan bir sahîhce devşirme veyâhûd kul cinsi yokdur. Bu takdîrce ol makûle oğlanlar taşraya çıkub Kul tâ’ifesine zâbit olub ağa oldukda veyâhûd bir memlekete vâlî olduklarında ahvâlleri malûm ve ehl-i basîret katında hafî değildir. Nümûneleri dahi görülmüş ve görülür. İmdi eğer bu makûle eşhâs-ı muhtelife Saray’a kullanmak câ’iz olsa idi, selefde olan sâhib-i ukalâ-i devlet devşirme ve kul cinsini kânûn etmezlerdi. Hemân İstanbul’dan ve sâ’ir kasabalardan buldukları eşhâsı alub pîşkeş deyû Saray’a koyarlardı.” Koçibey’in, Kapıkulu ocaklarındaki sistemi bozan sebepleri anlatırken Kapıkuluna yasak olduğu halde son zamanlarda alınan grupların arasında yer alan Türk, Kürd, Arab, Yahudi ve Çingene’yi yan yana zikretmesi, Türk’ü Çingene ve Yahudi ile eş tutması manasına alınamaz. Böylesi bir yorum, kapıkulu sistemini bilmemek demektir. Yukarıdaki ifadeler çok açık bir şekilde bunu anlattığından dolayı, meselenin üzerinde durmak istemiyoruz. İkinci olarak, Osmanlı Devleti, yeniçeri olmak üzere toplanan gençlerin acemi ocağında eğitilmesinden evvel, Müslümanlaştırmak ve Türkçe öğretmek üzere, Türk üzerine verilmesini kanun haline getirmiştir. Türk üzerine verilmeğe Türk’e vermek de denir. Acemilerin ocağa alınmalarından evvel Anadolu’da Türk çiftçisinin yanına verilerek zirâat işlerinde kullanılmaları ve bu arada Türkçe’yi ve İslâm ahlakını öğrenip benimsemeleri gayesiyle Türk ailelere muvakkaten verilmelerine Türk’e vermek denirdi. Bu kanun, Türk düşmanı diye ifade edilen Fâtih zamanında kanun hükmü haline getirilmiştir. Kanun maddesi şöyledir “24. Ve acemi oğlanının cem olunub bir uğurdan ikişer akçe ile yeniçeri olmak Sultân Murâd Hân zamanında ref olunub birer akçe ulufe ile acemi oğlanı eyledikleri gibi birer akçe ile bir uğurdan acemi oğlanı olmak dahi ref olunub Türk üzerine verilmek dahi Fâtih-i İslâmbol Sultân Muhammed Hân zamanında olmuşdur”. Şu madde daha da enteresandır ve aslından okumak zaruridir “25. Ve olmağa bâis oldur kim, ol zaman kim, saâdetle İslâmbol’u feth eyledikleri zamanda Eğri Kapu[1] kurbünde Tekfur-ı makhûrun sarayına konub Ayasofya Câmi’inin çanların yıkub minârelerin binâ edüb cuma namazına azîmet buyurub geri saraylarına döndüklerinde yeniçeri ocağı yoldaşları Padişah-ı cihân-penâh Hazretlerini selâma durduklarında Padişah-ı âlem-penâh Hazretleri sağına ve soluna selâm vericek içlerinden birisi “Aleyküm’üs-selâm Muhammed Beşe[2]“ dedi. Padişâh dahi Saray’a gelicek ol zamanda Düstur-i azamları olan Mahmûd Paşa’yı davet edüb “Lala! Bu oğlan benim selâmımı aleyküm selâm Muhammed Beşe deyü almakdan murâd nedir? Ve bu nasıl selâm almakdır?” deyicek, Mahmûd Paşa bunların kâfirden müselmân olub ümmî olduklarını ve bunların yanında “Beşe” demekden azîm ta’zîm olmaduğunı bir bir beyân edicek Padişah Hazretleri dahi etti “Lala, dediğin gerçekdir. Amma kaçan bu denlü Türkçe bilmemek ne âlemi vardır? Bunları bari cem eyledikden sonra Türk üzerine verüb Türkçe’yi öğrense ve belâya mutâd olub badehû ulûfeye yazdırub ve badehû kapuya çıkarsalar, dahi sefer-i zafer‑âsâra gönderseler olmaz mı? idi”[3]. Üçüncü olarak, bazı tarih ve fıkıh kitaplarında geçen Etrâk-i bî idrâk yani idrâksiz Türkler ifadesine gelince, bu tabir daha ziyade göçebe halinde yaşayan ve genellikle avamdan olan bazı Türkmenler ile Anadolu’da Şi’anın tahrikiyle isyan eden Celâliler için kullanılmıştır. Nitekim benzeri bir tabir de Ekrâd-ı bî idrâk şeklindedir. Bizce asıl önemli olan, bu tabirin, Anadoluda Celâlî isyanlarını çıkartan ve Osmanlı Devleti’nin ayak bağı bulunan Şii Türkmenler için kullanıldığını gayet açık bir şekilde kanunname metinlerinden anlayabilmemizdir. İbn-i Kemal başta olmak üzere, bütün mu’teber Osmanlı tarihçileri, Osmanlı Devleti’nin yıkımına sebep olan isyancı gruplar için ve özellikle de Şi’î grupları kasdederek, Kızılbaş-ı Evbaş, Etrâk-i Nâ-pâk, Etrâk-i bî idrâk, Ekrâd-ı bî akl u din, cemâ’at-ı kallaş, şeytan kulu, müfsid-i fâsid-i’tikâd ve benzeri tabirleri kullanmaktadırlar. Bununla Türklerin veya Kürtlerin idrâkli veya idrâksiz olanlarının bulunacağını ve isyan eden gruplara bu sıfatın verildiğini hemen anlamak mümkündür. Bu sıfatı bütün bir millet için kullandıklarını söylemek mümkün değildir. Burada şunu ifade edelim ki, Türk milletine düşman olan bir devlet, resmî dilini Türkçe eylemez; topladığı Hıristiyan gençleri, ahlakını ve lisanını öğrenmek üzere Türk ailelere vermez; Sultânu Selâtîn’il-Arab ve’l-Acem ve’t-Türk ünvanını sahiplenmez; ayrıca kanunnamelerinde Türk kelimesini Müslüman ile eş anlamlı olarak kullanmaz[4]. [1] Eğri Kapı Edirne Kapı yakınlarında bir sur kapısıdır. [2] Beşe Paşa kelimesinin muhaffef şeklidir ve daha ziyâde yeniçeriler arasında kullanılır. [3] Türk üzerine vermenin ne demek olduğunu, bu madde en güzel şekilde anlatmaktadır. [4] Fâtih Ceza Kanunnâmesi, md. 15. Bkz. Akgündüz, Osmanlı Kanunnâmeleri, c. I, sh. 349; Yeniçeri Kanunnâmesi, md. 24-30, 37, 38. Bkz. Akgündüz, Osmanlı Kanunnâmeleri, c. IX, sh. 135 vd.; Siyâsetnâme, md. 99. Bkz. Akgündüz, Osmanlı Kanunnâmeleri, c. IV, sh. 163; Dalkıran, Sayın, İbn-i Kemal ve Düşünce Tarihimiz, İstanbul 1997, sh. 57; Bazı farklı yorumlar için bkz. Yılmaz, Mevlüt Uluğtekin, Osmanlı’nın Arka Bahçesi, Ankara 1988, muhtelif yerler; Meram, Padişah Anaları, Muhtelif yerler.
etrak ı bi idrak türk