Suuf. Fetva Meclisi Hz Peygamber ve Kardeşlik Ahlakı ile ilgili vaaz Sevgi varken nefret niye, / Barış varken savaş niye/ Kardeşlik varken didişmek niye / Dostluk varken düşmanlık niye / Hoşgörü varken bağnazlık niye,/ Özgürlük varken tutsaklık niye, / Adalet varken, haksızlık niye? Hacı Bektaş Veli 1441. Yıldönümünü kutladığımız alemlere rahmet olarak gönderiler Hz. Muhammed Mustafa doğumu vesilesiyle 1989 yılından beri Anmaktan Anlamaya şiarıyla kutlana gelen kutlu doğum haftasının bu seneki konusu Hz Peygamber Kardeşlik Ahlakı Ve Kardeşlik Hukuku dur. Bizlerde bu sohbetimizde İslam kardeşliği üzerinde durmaya, kardeşliğimizi pekiştirmeye ve kardeşler olarak üzerimize düşen görevleri yeniden hatırlamaya gayret göstereceğiz. Kainatı ve kainatta var olan her şeyi yaratan Allah’tır. Yaratılmış varlıklar arasında insanın özel ve şerefli bir yeri vardır. İnsanı diğer varlıklar arasında şerefli kılan, Allah’ın yarattığı esnada ona üflediği ilâhî ruh’tur. Allah insanı ahsen-i takvîm üzere yaratmıştır. Boyunun düzgünlüğü, endamının eşsizliği, akıl, irfan ve düşünce sahibi, konuşan, yazan, sanat kabiliyeti olan bir varlık oluşu, güzeli çirkinden, hayrı şerden ayırabilme özelliği, Yeryüzünde halife tayin edilmesi, Peygamberler ve kitaplar gönderilmesi, ilahi emanetin yüklenmesi Ve yaptıklarından da sorumlu tutulması gibi daha pek çok üstünlük insana verilmiştir. Allah, insanı yeryüzünde halife yapmakla ona şeref ve değer bahşetmiştir. İnsan bu özelliği ile, yüce yaratıcının sayısız nimetlerinden yararlanıp, O’na kulluk ve şükür halinde bulunacaktır. İnsanın yaratılış gayesi de budur. Kısaca insanın görevi, Allah’ın iradesi doğrultusunda hareket etmek ve mutlu olmaktır. Allah Teala yaratmış olduğu insana inanma, inancına göre yaşama, birlik ve beraberlik içerisinde olma, yaşama ve yaşatma, müminlerle kardeş olma gibi bir takım dini, dünyevi, uhrevi sosyal haklar ve görevler vermiştir. Bu hak ve görevlerin en önemlilerinden birisi kardeşliktir. Kardeş Aynı anne ve babadan doğan veya ortak değerlere sahip olan kimseler demektir. Arapça’da ahi kelimesiyle karşılanmaktadır. Kardeşler, arkadaşlar anlamına gelen ihve ve ihvân kelimeleri ise ahi kelimesinin çoğuludurlar. Nesep kardeşliğinin dışında bir de ayın dine veya dünya görüşüne mensup olmayı ifade eden akide kardeşliği söz konusudur. İslâm dininde kardeşlik, bütünüyle akide temeline dayanmaktadır. Mehmet METİNER, Şamil İslam Ansiklopedisi Allah Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ فَاَصْلِحُوا بَيْنَ اَخَوَيْكُمْ وَاتَّقُوا اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ "Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup-düzeltin ve Allah’tan korkup sakının umulur ki esirgenirsiniz" el-Hucurat 49/10. Âyeti kerimeden de açıkça anlaşılacağı üzere, ancak iman bağıyla bir araya gelenler kardeş olarak kabul edilmektedirler. Buna göre yeryüzünün neresinde yaşıyor, hangi dili konuşuyor, hangi kavme mensup, hangi renge sahip olurlarsa olsunlar bütün Mü’minler birbirlerinin kardeşleridirler yani birbirlerinin sadık dostlarıdırlar. Kısaca çerçevesini çizmeye çalıştığımız kardeşlik esas itibarıyla 6 gruba ayrılır 1. Nesep Kardeşliği 2. Kan Kardeşliği 3. Gurup-Kabile Kardeşliği 4. Siyasi Kardeşlik 5. Ahret Kardeşliği 6. Din Kardeşliği 7. İnsanlık Kardeşliği Biz burada din kardeşliği üzerinde duracağız. Ayet ve hadisler ışığında kardeşliği anlamaya ve birbirimize karşı olan görevlerimizi yeniden düşünmeye çalışacağız. KARDEŞLİĞİN ÖNEMİ وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَمٖيعًا وَلَا تَفَرَّقُوا وَاذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ كُنْتُمْ اَعْدَاءً فَاَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَاَصْبَحْتُمْ بِنِعْمَتِهٖ اِخْوَانًا وَكُنْتُمْ عَلٰى شَفَا حُفْرَةٍ مِنَ النَّارِ فَاَنْقَذَكُمْ مِنْهَا كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اٰيَاتِهٖ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ Hep birlikte Allah’ın ipine İslâm’a sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O’nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız. Âli Imrân suresi 103. Ayet Kıymetli kardeşlerim Kardeşlerin arasını Allah birleştirmiştir وَاَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ لَوْ اَنْفَقْتَ مَا فِى الْاَرْضِ جَمٖيعًا مَا اَلَّفْتَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ وَلٰـكِنَّ اللّٰهَ اَلَّفَ بَيْنَهُمْ اِنَّهُ عَزٖيزٌ حَكٖيمٌ Ve Allah, onların kalplerini birleştirmiştir. Sen yeryüzünde bulunan her şeyi verseydin, yine onların gönüllerini birleştiremezdin, fakat Allah onların aralarını bulup kaynaştırdı. Çünkü O, mutlak galiptir, hikmet sahibidir. Enfâl suresi 63. ayet وَمَنْ يُطِعِ اللّٰهَ وَالرَّسُولَ فَاُولٰئِكَ مَعَ الَّذٖينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّٖنَ وَالصِّدّٖيقٖينَ وَالشُّهَدَاءِ وَالصَّالِحٖينَ وَحَسُنَ اُولٰـئِكَ رَفٖيقًا Kim Allah’a ve Resûl’e itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddîkler, şehidler ve salih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır! NİSA suresi 69. ayet Müminler binanın yapı taşları gibidirler, birbirlerini tamamlarlar Ebu Musa radıyAllahu anh’nın rivayetine göre Hz. Peygamber aleyhissalâtu vesselâm şöyle buyurmuştur المُؤمِنُ لِلمؤمنِ كَالبُنْيَان يَشُدُّ بَعْضُهُ بَعْضاً Mü’minin mü’mine karşı durumu, bir parçası diğer parçasını sımsıkı kenetleyip tutan binalar gibidir. Nesâî, Zekât 66 Binanın yapı taşlarında kırılmalar, çatlaklar oluşmaya başladığında bu kırılma ve çatlamalar sadece o parçayı değil bütün binayı da etkileyebilir. Dolayısıyla İslam ile kardeş olduğumuzu unutmadan kardeşlerimizdeki kırılma ve çatlamaları kardeşlik çerçevesi içerisinde tamir etmek durumundayız. Unutmayalım ki Mümin müminin aynasıdır buyuruyor efendimiz … المُسْلِمُ أخُو المُسْلِمُ لاَ يَخْذُلُهُ وَلاَ يَكْذِبُهُ وَلاَ يَظْلِمُهُ. إنَّ أحَدَكُمْ مِرْآةُ أخِيهِ، فإن رَأى بِهِ أذَى فَلْيُمِطْهُ عَنْهُ. "…Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona yardımını kesmez, ona yalan söylemez, ona zulmetmez. Her biriniz, kardeşinin aynasıdır, onda bir rahatsızlık görürse bunu ondan izale etsin." Müslim, İman 95 Müslümanlar Hangi ırktan, hangi renkten, hangi bölgeden, hangi kavimden ve hangi dilden olursa olsun, katıksız iman kardeşidirler. Onlar Rabb olarak Allah`a, din olarak İslâma`a ve önder olarak Resulullah Muhammed sav’e Katıksız iman etmişlerdir. Bundan dolayı kardeşler olmuş ve İslam Milletinin mensupları haline gelmişlerdir. Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, bu vahdet bayrağı altında birleşen mü’minler aynı milletten olup sanki bir vücudun organları gibidirler. Hepsi iman bağıyla birbirine bağlanmış, kopması mümkün olmayan sapasağlam bir kulpa yapışmışlardır. مَثَلُ المُؤْمِنِينَ في تَوَادِّهِمْ وَتَرَاحُمِهِمْ وَتَعاطُفِهِمْ مَثَلُ الجَسَدِ إذَا اشْتَكَى مِنْهُ عُضْوٌ تَدَاعَى لَهُ سَائِرُ الجَسَدِ بِالسَّهَرِ وَالحُمَّى. Numan b Bişri ra’ ın rivayetiyle şöyle buyuroyur Rasulullah sav Mü’minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar. Buhârî, Edeb 27 Sevgisizlik, merhamet yoksulluğu ve şefkatsizlik, acı veren ve insanı ateşler içinde yakıp kavuran bir hastalık gibidir. Vücut uzuvları bir gün kendi aralarında toplantı yaptılar. Hepsi mide için çalıştıklarından şikayetçidirler. Mide hiçbir şey yapmıyordu ve onlar olmadan da hiçbir şey yapamazdı diye düşünüyorlardı. Oldukça sinirliydiler. Toplantının sonunda organlar artık midenin isteklerini yerine getirmemeye karar verdiler. Göz, ben bundan sonra seçmeyeceğim; eller tutmayacağım; ağız, gıdaları kabul etmeyeceğim; dişler, çiğnemekten vazgeçeceğim; ayaklar, mide için adım atmayacağım diyerek kararlarını ifade ettiler. Dediklerini yaptılar ve mideyi boş bıraktılar. Fakat aradan çok geçmemişti ki, gözler bulanmaya, eller titremeye, ağız kurumaya, dişler çürümeye, ayaklar takatsiz kalmaya başladı. Görünen o ki, mide onlarsız hayatını sürdüremese de, onlar da midesiz yaşayamayacaktı. Bir vücudu meydana getiren bütün uzuvların bir biri için çalıştığını ve böyle bir birliktelik olmadan yaşayabilmenin mümkün olmadığını anladılar. Demek ki, herkes birbiri için çalışıyordu ve her uzvun eksikliği hissedilecekti. Milletler ve hatta insanlık, bir tek vücut gibidir. İnsanlar ve kurumlar o vücudun sıhhati, gelişip ilerlemesi herkesin üzerine düşeni yapması ile mümkündür. Yoksa huzursuzluk, kokuşma, çürüme, anarşi ve gerileme başlar. Hiç kimse halinden memnun olmaz, hiç kimse tek başına hakiki saadeti yakalayamaz. Gerçek manada imanın lezzetini yaşamak için efendimiz bizlere 3 hususu bildiriyor ثَلاثٌ مَنْ كُنَّ فِيهِ وَجَدَ بِهِنَّ حَلاَوَةَ الإِيَمَانِ أَنْ يَكُونَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَحَبَّ إِلَيْهِ مِمَّا ، سِواهُما ، وأَنْ يُحِبَّ المَرْءَ لا يُحِبُّهُ إِلاَّ للَّهِ ، … » Üç özellik vardır; bunlar kimde bulunursa o, imanın tadını tadar Allah ve Resûlünü, bu ikisinden başka herkesten fazla sevmek. Sevdiğini Allah için sevmek. … Buhârî, Îmân 9 Sevgi, yaratılıştan sahip olduğumuz bir duygudur. Herkes birşeyleri sever. Sevgi insana kafa, kalb ve karnından nüfûz edilebilir. Kalbi kazanılmış ya da kalbini kaptırmış insan, sevdiğinin mecnûnudur. Allah için sevmek bir anlamda sevgiye, sevgiden başka karşılık tanımamaktır. İşte bu anlamdaki sevgi, imana derinlik ve zevk katmaktadır. İnsan da imanın tadını böylece tatmaktadır. Sevgide ölçüyü kaçırmak, insan için aklını yitirmek kadar kötü neticeler doğurabilir. Gönlünü ağyâra kaptırmış bir kişi, düşman istilâsına uğramış ülke gibidir. Hiçbir yerinde, hiç bir köşesinde huzur yoktur. İman izzetine ters düşen bir sevgi, mümini kendi kendisini inkara götürür. Bu da imanı ortadan kaldırır. İman olmayınca onun tadından bahsetmek zaten mümkün değildir. قالَ اللَّهُ تعالى وَجَبَتْ مَـحبَّتِي لِلْمُتَحَابِّينَ فيَّ ، والمُتَجالِسِينَ فيَّ ، وَالمُتَزَاوِرِينَ فيَّ ، وَالمُتَباذِلِينَ فيَّ » Allah Teâlâ, Sırf benim için birbirini seven, benim rızâm için toplanan, benim rızâm uğrunda birbirini ziyaret eden ve sadece benim rızâm için sadaka verip iyilik edenler, benim sevgimi hakederler buyurmuştur. Riyazüss salihin 383 Bir başka hadislerinde efendimiz kardeşini sevmeye mukabil Allahın büyük mükafat takdir etmiş olduğunu şöyle ifade etmiştir … ورَجُلان تَحَابَّا في اللَّهِ اجْتَمَعَا عَلَيْهِ ، وَتَفَرَّقَا عَلَيْهِ … » Başka bir gölgenin bulunmadığı Kıyamet gününde Allah Teâlâ, yedi insanı, arşının gölgesinde barındıracaktır … Birbirlerini Allah için sevip buluşmaları da ayrılmaları da Allah için olan iki insan … Buhâri, Ezan 36, Zekât 16, Rikak 24, Hudûd 19; Müslim, Zekât 91 إن اللَّه تعالى يقولُ يَوْمَ الْقِيَامةِ أَيْنَ المُتَحَابُّونَ بِجَلالِي ؟ الْيَوْمَ أُظِلُّهُمْ في ظِلِّي يَومَ لا ظِلَّ إِلاَّ ظِلِّي » Nerede benim rızâm için birbirlerini sevenler? Gölgemden başka gölgenin bulunmadığı bugün onları, kendi arşımın gölgesinde gölgelendireceğim buyurur. Riyazüss salihin 378 Allah rızâsı için birbirlerini seven, başka hiçbir maksat taşımayan, bir araya gelmeleri Allah için, şayet ayrılacaklarsa ayrılıkları yine Allah için olan yani bir arada iken de ayrı iken de Allah için duydukları sevgiyi muhâfaza eden iki insan, sanki bir anlamda yekdiğerini Allah’ın emirlerine muhâlefetten korumaktadır. Onların bu birbirlerini Allah için sevmeleri ve dostluklarını bu çizgide birbirlerine yardımcı olarak geçirmeleri, âhirette her ikisinin birden ilâhî koruma altına alınmaları ile ödüllendirilecektir. Aynı dili kullananlar değil, aynı duyguları paylaşanlar daha iyi anlaşırlar. Mevlana Din kardeşliği, yer yüzündeki mü’minlerin zaman, mekan ve mesafe mefhumlarını dikkate almaksızın birbirinin sevinç ve kederini paylaşması, onların huzur ve saadetini kendi huzuruna tercih etme asaletidir. وَاعْبُدُوا اللّٰهَ وَلَا تُشْرِكُوا بِهٖ شَيْپًا وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَانًا وَبِذِى الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاكٖينِ وَالْجَارِ ذِى الْقُرْبٰى وَالْجَارِ الْجُنُبِ وَالصَّاحِبِ بِالْجَنْبِ وَابْنِ السَّبٖيلِ وَمَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ مَنْ كَانَ مُخْتَالًا فَخُورًا Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya, elinizin altındakilere iyilik edin. Şüphesiz, Allah kibirlenen ve övünen kimseleri sevmez. Nisa 4/36 Ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerde birbirinin kardeşi olarak bildirilen ve aynı nurla boyanmış, aynı potada eriyip aynı kalıpta şekillenmiş bulunan kimseler, tek bir kalp ve beyin gibidirler. Birinin derdi hepsinin ortak ızdırabı, birinin sevinci diğerlerinin müşterek saadeti olur. Şarktaki bir müslümanın başı ağrısa, garptaki müslüman bundan müteessir olur. kardeşlik vaaz, islamda kardeşlik vaaz, kardeşlik ile ilgili vaaz Sadaka ihlâs ve samîmiyetle, sırf Allah rızâsı için verilmelidir. Gösteriş yapmak ve dünyevî maksatlar için yapılan infâklar boşa gider ve insana bir fayda Efendimiz sadaka ve infâkın geniş ve şümûllü olan mânevî bereketini anlatarak şöyle buyurmuşlardır “Allah bir lokma ekmek, bir avuç hurma ve yoksulun faydalanacağı buna benzer bir şey vesîlesiyle üç kişiyi Cennet’ine koyar 1 Evin sahibi ve onun sadakanın verilmesini emreden kişi, 2 Verilecek şeyi hazırlayan evin hanımı, 3 Sadakayı yoksulun eline veren hizmetçi.” Bunları ifade ettikten sonra Rasûlullah sözlerini şöyle tamamlamışlardır “Hiçbirimizi unutmayan Allah Teâlâ’ya hamd olsun!” Heysemî, III, 112 Diğer taraftan sadaka, dünyevî ve uhrevî pek çok sıkıntıyı defeder. Bunların bir kısmını Allah Rasûlü şöyle haber verirler “Suyun ateşi söndürdüğü gibi sadaka da günahın azâbını söndürür.” Tirmizî, Îmân, 8/2616. Ayrıca bkz. İbn-i Mâce, Fiten, 12 “Sadaka, Rabb’in öfkesini söndürür ve kişiyi kötü ölümden uzaklaştırır.” Tirmizî, Zekât, 28/664 “Müslümanın verdiği sadaka, ömrünü uzatır bereketlendirir, kötü ölümü önler ve Allah Teâlâ onunla kibri, fakirliği ve övünmeyi giderir.” Heysemî, III, 110 “Sadaka vermekte acele edin! Çünkü belâ, sadakanın önüne geçemez.” Heysemî, III, 110 “İnsanlar arasında hüküm verilinceye kadar, herkes sadakasının gölgesinde olacaktır.” Bu son hadîsi bize nakleden râvîlerden biri olan Ebû’l-Hayr, her gün mutlakâ bir sadaka vermeye gayret ederdi. Verdiği şey bir kek, bir soğan ve benzeri şeyler olsa bile… Ahmed, IV, 147-8; Heysemî, III, 110 Peygamber Efendimiz’in haber verdiğine göre bir grup insan Hazret-i Îsâ’nın yanına uğramıştı. Onlar ayrıldıktan sonra Îsâ yanındakilere “–Bunlardan biri, Allah dilerse bugün ölecek!” buyurdu. Akşam olunca, o insanlar sırtlarında odun demetleriyle tekrar Hazret-i Îsâ’nın yanına geldiler. Îsâ “–Odunları yere bırakın!” buyurdu. Sonra o gün öleceğini söylediği kişiye “–Odun demetini çöz!” buyurdu. O zât demeti çözdüğünde, içinden siyah bir yılan çıktı. Hazret-i Îsâ “–Bugün hangi sâlih ameli işledin?” diye sordu. O kişi “–Bugün herhangi bir sâlih amel işlemedim!” dedi. Îsâ “–İyi düşün, ne yapmıştın?” buyurdu. Bu sefer o zât “–Bir amel işlemedim, fakat elimde bir ekmek parçası vardı. O esnâda yanıma bir yoksul gelip bir şeyler istedi. Ben de ekmeğin bir kısmını ona verdim.” dedi. Bu cevap üzerine Hazret-i Îsâ “–İşte bu sâyede belâ senden uzaklaştırılmış!” buyurdu. Heysemî, III, 109-110; Ahmed, Zühd, I, 96 ALLAH YOLUNDA İNFÂK Mevlânâ Hazretleri, malı Allah yolunda harcamanın bereketini ne güzel îzah eder “Mal, sadaka vermekle hiç eksilmez. Bilâkis hayırlarda bulunmak, malı kaybolmaktan, zâyî olmaktan korur! Verdiğin zekât, kesene bekçilik yapar, onu korur. Kıldığın namaz da sana çobanlık eder, seni kötülüklerden ve kurtlardan kurtarır. Ekin ekenin ambarı boşalır, lâkin hasat vakti gelince, saçtığı tohumlara karşılık kaç mislini geri alır! Boşalttığı bir ambara mukâbil, kaç ambar dolusunu iâde alır!.. Fakat buğday, yerinde kullanılmaz da ambarda saklanırsa, bitlere, küçük kurtlara, farelere yem olur. Bunlar onu tamamıyla mahvederler.” İnfak, sadaka ve Allah yolunda hizmet ve gayretin ehemmiyetini bildiren şu kıssa çok ibretlidir Beşîr bin Hasâsiyye -radıyallâhu anh- şöyle anlatır Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’e bey’at etmek için geldim. Bana, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Hazret-i Muhammed’in de O’nun kulu ve Rasûlü olduğuna şehâdet etmemi, namaz kılmamı, zekât vermemi, İslâm üzere haccetmemi, Ramazan orucunu tutmamı ve Allah yolunda cihâd etmemi şart koştu. Ben şöyle dedim “–Ey Allâh’ın Rasûlü! Vallâhi bunlardan ikisine gücüm yetmez. Onlar da cihâd ve sadakadır. Müslümanlar, cepheden kaçan kimsenin Allâh’ın gazabına uğramış olarak döneceğini söylüyorlar. Ben ise cihâd meydanına varınca, nefsimin korkuya kapılıp ölmeyi istememesinden endişe ediyorum. Sadakaya gelince, vallâhi benim küçük bir koyun sürüsü ve on deveden başka bir şeyim yoktur. Onlar da âilemin maîşet kaynağı ve binek hayvanlarıdır.” Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- elini yumdu, salladı ve şöyle buyurdu “–Cihâd Allah yolunda hizmet yok, sadaka yok, peki ne ile Cennet’e gireceksin?!” Ben hemen “–Yâ Rasûlâllah, Sana bey’at ediyorum!” dedim ve koştuğu bütün şartlar üzerine bey’at ettim. Ahmed, V, 224; Hâkim, II, 89/2421; Beyhakî, Şuab, V, 8; Heysemî, I, 42 SADAKA VERMENİN EDEBİ Zekât ve sadaka verirken edebe riâyet etmek çok mühimdir. Bilhassa veren, alana teşekkür hissiyâtı içinde olmalıdır. Çünkü onu farz olan bir borçtan kurtarıp nice bereketlere nâil eylemektedir. Zekât veya sadaka verirken en azından malın orta hallisinden verilmelidir. Bize verildiğinde almak istemeyeceğimiz bir şeyi başkasına sadaka olarak vermemeliyiz. Yine, başa kakmak ve incitmek sûretiyle sadakaları boşa çıkarmamak gerekir. Zira Cenâb-ı Hak, bu çirkin davranışı kat’î sûrette yasaklamaktadır. Muhtaca bir şey verdikten sonra bundan dönüp verilen şeyi geri istemek de doğru değildir. Bu davranış, son derece çirkin görülmüştür. Zekât, sadaka ve hayır işlerinde dikkat edilecek mühim hususlardan biri de, gizliliğe riâyettir. Çünkü açıktan verilen sadaka, alan kimsenin hayâ duygularını zayıflatır, zamanla alışkanlık hâline dönüşünce de çalışma gayret ve isteğini ortadan kaldırır. Bunun yanında, veren kişinin de gurur, kibir, ucub kendini beğenme gibi kötü huylara düşmesine yol açar. Sadakayı ihlâs ve samîmiyetle, sırf Allah rızâsı için vermelidir. Gösteriş yapmak ve dünyevî maksatlar için yapılan infaklar boşa gider ve insana bir fayda sağlamaz. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur “Tekrar savaşmak için bir tarafa çekilme veya diğer bölüğe ulaşıp mevzi tutma durumu dışında, kim öyle bir günde, onlara kâfirlere arka çevirirse muhakkak ki o, Allâh’ın gazabına uğramış olarak döner. Onun yeri de Cehennem’dir. Orası, varılacak ne kötü yerdir!” el-Enfâl, 16 Kaynak Osman Nûri Topbaş, Hak Din İslâm, Erkam Yayınları İslam ve İhsan Zekat ve İnfak Konulu Vaaz Notları Zekat ve İnfak konulu vaaz notları ve diğer çalışmaları aşağıdaki ekler bölümünden indirebilirsiniz. Yazı dolaşımı Mehmet ERGÜN Mehmet ERGÜN Manisa Celal Bayar Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mehmedergun 86 14 Kayıtsız Üye Arkadaşlar islam dinimizde zekat ve sadaka ile ilgili kısa hadisler hakkında bilgiler paylaşır mısınızCevap zekat ve sadaka ile ilgili kısa hadisler Fetva Meclisi Zekat ve sadaka ile ilgili hadisler Kim malının zekâtını sevab umarak verirse, ona sevap verilir Kim de zekâtını vermezse biz zekâtı ve malın yarısını cezâlı olarak, zorla alırız Bu, Rabbimizin kesin kararlarından biridir Al-i Muhammede ondan bir hak yoktur Hz Abbâs radıyallâhu anhüm , Resülullah aleyhissalâtu vesselâma hayırda acele etmek maksadıyla daha senesi dolmadan, erken vakitte zekâtın verilmesi husüsunda sormuştu Resülullah aleyhissalâtu vesselâm bu hususta ona müsâade etti Resulullah sav buyurdular ki "İslam’da ne zekatı ayağa getirme, ne zekat için uzağa gitme, ne de şiğar mehre bedel nikahlama vardır." Hz. Peygamber sav buyurdular ki "Sizi ticari olmayan atın ve kölenin zekatından affettim, öyle ise gümüş paralannızın zekatını verin. Bunun her kırk dirhemine bir dirhem vereceksiniz. Ancak yüz doksan dirheme zekat düşmez, ikiyüz dirheme ulaştı mı beş dirhem verilecektir." Sen, Ehlikitap olan bir topluma gidiyorsun. Onları davet edeceğin ilk şey, Allah’a bilip anladıklarında, Allahın günde beş vakit namazı farz kıldığını kabul edip uygulamaya başladıklarında, Allahın, onlara, mallarından, zenginlerden alınıp, fakirlere verilecek olan zekâtı farz kıldığını alırken, halkın gözünde kıymetli olan mallarından uzak uğrayanın bedduasından da kaçın. Çünkü, onun bedduası ile Allah arasında hiçbir perde yoktur Kıyamet gününde, fakirlerden dolayı zenginlerin vay hâline! Çünkü onlar şöyle diyeceklerEy Rabbimiz! Bu zenginler bize haksızlık ettiler. Senin, bizim için onlara farz kıldığın hakkımızı teâlâ da şöyle diyecektir İzzetim ve Celâlim hakkı için, sizi yaklaştıracağım, onları uzaklaştıracağım Gerçek fakir, bir veya iki lokma, ya da bir veya iki hurma ile baştan savulan değildir, asıl fakir, ihtiyacını giderecek bir şey bulamayan, kendisine sadaka verilmesinin zarureti bilinmeyen ve kalkıp insanlardan da dilenmeyen kimsedir Allah Resûlü bize fitre sadakasını zekât âyeti inmeden önce emretmiştir. Zekât emri geldikten sonra, onu vermemizi bize ne emretti, ne de yasakladı. Ama biz gene de veriyorduk Sadaka, Rabbin öfkesini söndürür ve kötü ölüme engel olur Kulların sabaha kavuştuğu hiçbir gün yoktur ki, iki melek inip, biriAllahım Allah için veren kimsenin verdiği malın yerine daha iyisini ver! Öbürü Allahım Vermeyip, elinde tutanın malına telef ver demesinler Bir müslüman, sevabını Allahtan umarak çoluk çocuğuna bir harcama yaparsa, bu onun için bir sadaka olur Yarım hurma ile de olsa ateşten korunun. Bunu da bulamazsanız, gönül alıcı güzel sözler söyleyin Allah için vermekle mal affeden kulunun şerefini daha da için tevazu göstereni, Allah daha da yükseltir Yüksek el, alçak elden daha hayırlıdır. Bakmaya yükümlü olandan başla. En hayırlı yardım, ihtiyaç dışındakinden iffetli davranmak isterse, Allah onu iffetli insanlardan bir şey beklemezse, Allah onu kimseye muhtaç etmez Veren el, en yüksek eldir. Bakmakla yükümlü olduklarından başla Annen, baban, kız kardeşin, erkek kardeşin, sonra sırasıyla öbür zekat ve sadaka ile ilgili kısa hadisler fadimenur zekat ve sadaka ile ilgili ayetler Bakara / 110 Namazı kılın, zekâtı verin, önceden kendiniz için yaptığınız her iyiliği Allah’ın katında bulacaksınız Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızı noksansız görür Bakara / 254 Ey iman edenler! Kendisinde artık alış-veriş, dostluk ve kayırma bulunmayan gün kıyamet gelmeden önce, size verdiğimiz rızıktan hayır yolunda harcayın Gerçekleri inkâr edenler elbette zalimlerdir Bakara / 267 Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve rızık olarak yerden size çıkardıklarımızdan hayra harcayın Size verilse, gözünüzü yummadan alamayacağınız kötü malı, hayır diye vermeye kalkışmayın Biliniz ki Allah zengindir, övgüye lâyıktır Rum / 39 İnsanların mallarında artış olsun diye verdiğiniz herhangi bir faiz, Allah katında artmaz Allah’ın rızasını isteyerek verdiğiniz zekâta gelince, işte zekât veren o kimseler, evet onlar sevaplarını ve mallarını kat kat arttıranlardır Tevbe / 60 Sadakalar zekâtlar Allah’tan bir farz olarak ancak, yoksullara, düşkünlere, zekât toplayan memurlara, gönülleri İslâm’a ısındırılacak olanlara, hürriyetlerini satın almaya çalışan kölelere, borçlulara, Allah yolunda çalışıp cihad edenlere, yolcuya mahsustur Allah pek iyi bilendir, hikmet sahibidir Tevbe / 79-80 Sadakalar hususunda, müminlerden gönüllü verenleri ve güçlerinin yettiğinden başkasını bulamayanları çekiştirip onlarla alay edenler var ya, Allah işte onları maskaraya çevirmiştir Ve onlar için elem verici azap vardır Ey Muhammed! Onlar için ister af dile, ister dileme; onlar için yetmiş kez af dilesen de Allah onları asla affetmeyecek Bu, onların Allah ve Resûlünü inkâr etmelerinden ötürüdür Allah fâsıklar topluluğunu hidayete erdirmez. Cevap zekat ve sadaka ile ilgili kısa hadisler mehmeter Bir konuyu Ayet ve Hadislerle desteklediğimiz zaman daha güzel oluyor. Kayıtsız Üye hepsi çok uzun yazamıyom biraz daha kısa yasaydınıs bari Kayıtsız Üye gerçekten çok işime yaradı teşekkür ederim Allah razı olsun Kayıtsız Üye Valla odevim vardi çok isime yaradi Buse kaltar Gerçekler çok güzel hadisler Allah razı olsun zekat ile ilgili hadisler, zekatla ilgili hadisler, zekat ile ilgili kısa hadislerBu kategoride yer alan Ruh hali nedir kısaca başlıklı yazımızı da okumanızı tavsiye ederiz. Sadaka-i Cariye Vaazı İçindekiler1 Sadaka-i Cariye Vaazı Vakıf Ne Sadaka-i Cariyeyi Peygamber Efendimiz Ümmetine İslam “Birr”i İyiliği Sadaka-i Cariye İyiliği Kalıcı ve Kurumsal Ashab Kıt İmkanları ile Sadaka-i Cariyeyi Zirvede Bıraktı Samimane Yapılan Hayırlar Asırlarca Ayakta Günah Olarak Ölmek, Sevap Olarak Zengin İle Fakir Arasındaki Sadaka-i Cariye Her Dönem Önemini Korudu Sadaka-i Cariye Vaazı Ayet ve hadis metinleri ile düzenlendi. Sadaka-i Cariye ile fani olan hayır baki ve kurumsal hale nasıl geliyor. Peygamberimizin ve güzide ashabının Sadaka-i Cariye konusundaki hassasiyetleri. Sadaka-i cariye ve vakıf müessesi ile alakalı diğer konular vaaz içinde derlendi. Pdf ve Word olarak sayfanın altından indirip çıktısını alabilirsiniz. Örnek Vaazlar Vakıf Ne Demektir Sözlükte “bir şeyi hapsetmek” anlamına gelen “vakıf”, terim olarak, “yararı kullara ait olacak şekilde bir malı, Cenâb-ı Hakk’ın mülkü hükmünde olmak üzere mülkiyetinin devredilmesinden veya devralınmasından menetmek” demektir.[1] Kur’ân-ı Kerîm’de Allah yolunda harcama yapmayı, fakir, muhtaç ve kimsesizlere infak ve tasaddukta bulunmayı, iyilik yapmada ve takvada yardımlaşmayı, hayır ve yararlı işlere yönelmeyi öğütleyen birçok âyet müslüman toplumlarda vakıf anlayış ve uygulamasının temelini oluşturmuştur. Bunların içinden özellikle, لَن تَنَالُواْ الْبِرَّ حَتَّى تُنفِقُواْ مِمَّا تُحِبُّونَ وَمَا تُنفِقُواْ مِن شَيْءٍ فَإِنَّ اللّهَ بِهِ عَلِيمٌ “Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça gerçek iyiliğe ulaşamazsınız” âyeti Âl-i İmrân 3/92 ve وَعِمَارَةَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ كَمَنْ آمَنَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَجَاهَدَ فِي سَبِيلِ اللّهِ mescidlerin Allah’a ait olduğunun, Allah’ın mescidlerini ancak birtakım niteliklere sahip kimselerin imar edebileceğinin bildirilmesi et-Tevbe 9/18-19; el-Cin 72/18 vakıfla ilişkilendirilmiştir. Sadaka-i Cariyeyi Peygamber Efendimiz Ümmetine Öğretti Allah Resulu de ashabını sadaka-i cariye ile fani mallarını ebedi kılmaları noktasında teşvik ediyordu. Aşağıdaki olay bunun zirve örneklerinden sadece birisidir. Hz. Ömer ilk defa böylesine güzel bir bahçe sahibi oluyordu. Hayber’de, kendisine ait yüz hayvanı satarak aldığı hurmalığı, gerçekten de Hz. Ömer’in o zamana kadar elde edemediği güzellikteydi. Hemen Resûlullah’ın huzuruna çıktı ve olanları anlattıktan sonra, يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنِّى أَصَبْتُ أَرْضًا بِخَيْبَرَ لَمْ أُصِبْ مَالاً قَطُّ هُوَ أَنْفَسُ عِنْدِى مِنْهُ فَمَا تَأْمُرُنِى بِهِ “Ey Allah’ın Resûlü!” dedi, “Ben bu malımla Allah’ın rızasını kazanmak istiyorum. Onu nasıl değerlendirmemi uygun görürsünüz?” Allah Resûlü’nün Hz. Ömer’e bu arazi ile ilgili tavsiyesi asırlarca İslâm dünyasını çepeçevre saracak bir medeniyetin temel taşlarını oluşturacaktı. Ona, إِنْ شِئْتَ حَبَسْتَ أَصْلَهَا وَتَصَدَّقْتَ بِهَا “Dilersen aslını vakfet. Mahsulünü sadaka olarak dağıt.”buyurdu. Hz. Ömer de bahçesini aslının satılmaması, hibe edilmemesi ve miras bırakılmaması şartıyla fakirlere, akrabalarına, kölelere, Allah yolundakilere ve yolculara tasadduk etti.[2] Yine Hz. Ömer, Medine’de bulunan Semğ isimli hurma bahçesini tasadduk etmek istemiş ve Efendimize gelerek, يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنِّى اسْتَفَدْتُ مَالاً وَهُوَ عِنْدِى نَفِيسٌ فَأَرَدْتُ أَنْ أَتَصَدَّقَ بِهِ “Yâ Resûlallah! Ben çok nefis bir hurmalığa sahip oldum. Bu hurmalığı tasadduk etmek istiyorum.” demişti. Hz. Peygamber sav ise cevaben, تَصَدَّقْ بِأَصْلِهِ ، لاَ يُبَاعُ وَلاَ يُوهَبُ وَلاَ يُورَثُ ، وَلَكِنْ يُنْفَقُ ثَمَرُهُ “Satılmaması, hibe edilmemesi, miras bırakılmaması ve ancak meyvesinden infak edilebilmesi şartıyla oranın aslını tasadduk et.” buyurmuştu.[3] Hz. Ömer halife olunca vakfının şartlarını ve kimler tarafından idare edileceğini bir vakıfname ile belirledi. Özü itibariyle aynı fakat ayrıntılarında bazı farklılıklar içeren iki belge yazdırdı. Bu vakıfnameyle o, Medine’de bulunan Semğ ve İbn Ekva’ isimli hurmalıkları ile diğer bazı mal varlıklarını Allah yolunda vakfettiğini belgelemiş oluyordu. Buna göre kızı Hz. Hafsa, söz konusu yerlerin idaresini yaşadığı sürece üstlenecek, daha sonra da bu hayırlı hareketi Ömer ailesinin ileri gelenleri devam ettireceklerdi. Mahsuller, fakirlere, yoksullara ve kendi yakınlarına infak edilecek fakat vakıf malları alınıp satılamayacaktı. Onun idaresini yüklenenlerin vakıf malından yemesi, yedirmesi ve gelirleri ile vakfın işlerini yürütecek bir köle satın almasında mahzur bulunmayacaktı.[4] Bu vakfıyla Hz. Ömer, nesiller boyunca devam edecek büyük bir hayır kapısı açmıştı. Hz. Ömer’den sonra müminlerin annesi Hz. Hafsa ve kardeşi Abdullah b. Ömer, kendilerine ait bazı mülkleri katarak vakfın sınırlarını genişlettiler. Hz. Ömer ailesine mensup diğer fertler de yıllarca bu şerefli hizmeti yerine getirdiler ve böylece kesilmeyen bir sevap pınarı oluşturdular. İslam “Birr”i İyiliği Emreder İslâm, kendisine uyanlara sürekli iyiliği emrediyor, toplum içerisindeki zayıf ve düşkün kimselerin ellerinden tutmalarını istiyordu. Zira bir Müslüman, mânevî yardımlarının yanı sıra maddî olarak da mümin kardeşini düşünüp kollamak zorundaydı. Bu konu, Allah’ın rızasını kazanmış bir toplum tesis etmede o kadar önemliydi ki Kur’ân-ı Kerîm birçok âyetinde gücü yeten Müslümanlardan fakirlere yardım etmelerini istemiş, Sevgili Peygamberimiz de bu önemli düsturu her fırsatta müminlere tebliğ etmişti. Özellikle, لَن تَنَالُواْ الْبِرَّ حَتَّى تُنفِقُواْ مِمَّا تُحِبُّونَ وَمَا تُنفِقُواْ مِن شَيْءٍ فَإِنَّ اللّهَ بِهِ عَلِيمٌ “Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir.” [5] âyeti infak konusunda müminleri teşvik etmişti. Meselâ, Enes b. Mâlik’in üvey babası Ebû Talha, söz konusu âyeti işittiği zaman, hemen Beyruhâ isimli bahçesini Allah yoluna bağışlamıştı. Ebû Talha, ensarın en zenginlerindendi. Beyruhâ isimli bahçesi ise onun en sevdiği bahçesiydi. Bu bahçe mescidin hemen karşısında yer alıyordu. Zaman zaman Resûlullah buraya gelir ve onun içindeki sudan içerdi. لَن تَنَالُواْ الْبِرَّ حَتَّى تُنفِقُواْ مِمَّا تُحِبُّونَ وَمَا تُنفِقُواْ مِن شَيْءٍ فَإِنَّ اللّهَ بِهِ عَلِيمٌ “Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz…”8 âyeti inince Ebû Talha da en sevdiği bahçesini Allah yolunda tasadduk ettiğini açıkladı. Efendimiz, مَالٌ رَابِحٌ “Bu, kazandıran bir mal!” diye takdirlerini ifade etti ve bu bahçeyi Ebû Talha’nın kendi hısım ve akrabaları arasında pay etmesini istedi.[6] İnfak çeşitlerinden birisi belki de en kârlısı bir malı vakfederek ilelebet insanlığın istifadesine sunmaktı. Çünkü sadaka olarak verilen bir malın harcanıp tükenmesi söz konusu iken vakıflar, uzun süre ihtiyaç sahiplerine hizmet sunabiliyordu. Sadaka-i Cariye İyiliği Kalıcı ve Kurumsal Kılar Fakirlerin ihtiyaçları tükenmek bilmediğine ve kısa süreli yardımların ardından tekrar muhtaç duruma düştüklerine göre, onların dertlerine kalıcı bir çözüm üretilmesi noktasında vakfın işlevi son derece kıymetli idi. Belki de Sevgili Peygamberimiz Hz. Ömer’e, “İstersen aslını vakfet, mahsulünü sadaka olarak dağıt.” buyururken bu maslahatı gözetmişti. Nitekim Efendimiz de Uhud Savaşı’nda şehid olan ve mallarının tasarrufunu Allah Resûlü’ne bırakan, Yahudi iken İslâm’ı seçen güzide sahâbî Muhayrık’ın yedi parçadan oluşan mallarını vakfetmişti.[7] Ayrıca Amr b. Hâris’in, مَا تَرَكَ النَّبِىُّ صلى الله عليه وسلم إِلاَّ سِلاَحَهُ وَبَغْلَةً بَيْضَاءَ وَأَرْضًا جَعَلَهَا صَدَقَةً “Peygamber sav vefat ettiğinde silahından, beyaz katırından, bir de sadaka olarak bıraktığı Hayber Fedek arazisinden başka bir mal bırakmadı.”[8] şeklindeki sözlerinden de anlaşılacağı üzere Peygamber Efendimizin de vakfettiği bir arazi vardı. Hayber fethedildiği zaman hurma bahçelerinin bulunduğu Fedek isimli arazide bulunan Yahudiler savaşmadan teslim olmuş fakat topraklarından çıkarılmamaları karşılığında elde ettikleri ürünlerin yarısını Müslümanlara vermeyi teklif etmişlerdi. Hz. Peygamber de bu teklifi kabul etmişti. Savaşılmadan ele geçirilen topraklar ganimet olarak savaşa katılanlara dağıtılmayıp Hz. Peygamber’e kaldığı için[9] Fedek, Efendimize tahsis edilmişti. O da Fedek’ten gelen geliri ihtiyaç sahibi yolculara ayırmıştı. Ayrıca söz konusu gelirleri bekârları evlendirmek için de kullanıyordu. Bu şekliyle vakıf, câhiliye döneminde pek de bilinen bir şey değildi. Gerçi ibadethane gibi umuma açık hayır müesseseleri hemen her devirde bulunabilirdi. Ancak câhiliye döneminde gerçek anlamıyla fakiri koruyan vakıflar yapılmamıştı. Ashab Kıt İmkanları ile Sadaka-i Cariyeyi Zirvede Bıraktı İşte Sevgili Peygamberimiz Hz. Ömer’e, “Aslını vakfet.” demekle âdeta bir zihin dönüşümü başlattı. Sahâbîler, vefatlarından sonra da amel defterini açık tutacak bu sevap kapısını çok iyi anlamış olmalıydılar. Bu yüzden imkân sahibi olan hemen her bir sahâbî mallarının bir kısmını Allah yolunda vakfediyor, bu uğurda çaba harcıyordu. Nitekim hicretin yedinci yılında Hayber’in fethinden döndükten sonra Resûlullah, Mescid-i Nebevî’yi genişletme ihtiyacı hissetmiş ve mescidin yanındaki bir arazi için, مَنْ يَبْتَاعُ مِرْبَدَ بَنِى فُلاَنٍ غَفَرَ اللَّهُ لَهُ “Kim filânoğullarının hurma kurutma yerini satın alırsa Allah onu bağışlar.” buyurmuştu. Hz. Osman söz konusu araziyi satın almış ve Efendimizin tavsiyesi doğrultusunda mescide bağışlamıştı.[10] Öte yandan Müslümanların kullanmasına izin vermeyen bir Yahudi’nin elinde bulunan Rûme kuyusu için de Allah Resûlü, مَنِ ابْتَاعَ بِئْرَ رُومَةَ غَفَرَ اللَّهُ لَهُ “Kim Rûme kuyusunu satın alırsa ve Müslümanlara vakfederse Allah onu bağışlar.” buyurmuş, yine Hz. Osman bu kuyuyu alıp müminlerin istifadesine sunmuştu.[11] Hz. Peygamber’in vefatından sonra da sahâbîler arasındaki vakıf şuuru yaygınlaşarak devam etmişti. Örneğin, Hz. Ali, Medine bölgesinde kuyularının çokluğuyla meşhur Yenbu’ arazilerini vakfetmiş ve Hz. Ömer’inkine benzer bir vakıfname yazdırmıştı.[12] Tâif’teki Veht arazisi de ibadete düşkünlüğü ve Hz. Peygamber’in hadislerini yazması ile tanınan Abdullah b. Amr’ın vakfıydı. O, söz konusu araziyi Amr b. Âsoğulları’na vakfetmişti. Nakledildiğine göre, Abdullah b. Amr, Resûlullah’tan işiterek yazdığı hadis sahifesinin yanı sıra söz konusu vakfına o kadar çok değer veriyordu ki, مَا يُرَغِّبُنِى فِى الْحَيَاةِ إِلاَّ الصَّادِقَةُ وَالْوَهْطُ “Hayatımda en çok hoşuma giden şey, şu es-Sahîfetü’s-sâdıka ve Veht arazisidir.” diyordu.[13] Bazı sahâbîler ise evlerini aslının satılmaması ve hibe edilmemesi şartıyla çocuklarına vakfediyorlardı. Meselâ, Erkam b. Ebu’l-Erkam, İslâm’ın ilk yıllarında Müslümanları barındıran Safâ tepesindeki evini oğullarına bağışlamıştı.[14] Nakledildiğine göre, Sa’d b. Ebû Vakkâs da evini kızına ve onun kız çocuklarına vakfetmiş; satılmamasını, hibe edilmemesini ve miras bırakılmamasını şart koşmuştu.[15] Samimane Yapılan Hayırlar Asırlarca Ayakta Kaldı Sahâbîlerin bağışladıkları vakıflar amaçlarına ulaşmıştı. Onlar, sahiplerinin vefatlarından sonra da yıllarca varlıklarını korudu. Nitekim İmam Şâfiî, sahâbîlere ait özellikle Medine ve Mekke’de sayılamayacak kadar çok vakfın bulunduğunu ve kendi döneminde de hâlâ varlığını sürdürdüğünü söylemektedir.[16] Rivayet edildiğine göre, ensar arasında sekseni aşkın sahâbî mallarını vakfetmişlerdi. Bazı sahâbîler gayri menkullerin yanı sıra, savaş aletlerini de vakfediyorlardı. Nitekim bazı Müslümanlar, ticaret için olduğu zannıyla Hâlid b. Velîd’in zırh ve savaş aletlerinin zekâtını vermediğini Allah Resûlü’ne söylemişler ancak Efendimiz işin doğrusunu şu ifadelerle açıklamıştı فَإِنَّكُمْ تَظْلِمُونَ خَالِدًا قَدِ احْتَبَسَ أَدْرَاعَهُ وَأَعْتَادَهُ فِى سَبِيلِ اللَّهِ “Siz Hâlid’e zulmediyorsunuz. O, zırhlarını ve savaş aletlerini Allah yolunda vakfetti.” [17] Sevgili Peygamberimiz, hem kendi arazilerini vakfederek hem de Hz. Ömer’e yaptığı tavsiyeyle vakıf anlayışını fiilî olarak başlatmış, إِذَا مَاتَ الإِنْسَانُ انْقَطَعَ عَنْهُ عَمَلُهُ إِلاَّ مِنْ ثَلاَثَةٍ “İnsan ölünce şu üçü dışında amellerinin sevabı kesilir إِلاَّ مِنْ صَدَقَةٍ جَارِيَةٍ أَوْ عِلْمٍ يُنْتَفَعُ بِهِ أَوْ وَلَدٍ صَالِحٍ يَدْعُو لَهُ Sadaka-i câriye faydası süregelen hayır, faydalanılan ilim, arkasından dua eden hayırlı evlât.” 28 buyurarak da bu işin ne kadar kârlı olduğunu ifade etmişti. Günah Olarak Ölmek, Sevap Olarak Yaşamak Resûl-i Ekrem bize, ölümle birlikte amel defterinin kapanacağını, yalnızca bu üç amelin, deftere kaydedilmeye devam edeceğini haber vermişti bu sözleriyle. “Sadaka-i câriye”, “faydası devam eden sadaka” anlamına geliyordu. Cami yaptırmaktan misafirhane, okul, çeşme, köprü yaptırmaya, ağaç dikmeye kadar kişinin kendisinden sonrakilerin faydasına yaptığı tüm ameller… Bunlar kişi ölse de sevap kazanmasına vesile olacak amellerdi. İlim öğrenmek de aynı şekilde insanın kendisinden sonra kalıcı bir eser bırakmasına ve dolayısıyla amel defterine sevapların yazılmasına bir vesileydi. Bu da kitap yazarak, hayırlı öğrenciler yetiştirilerek, okullar, üniversiteler, araştırma merkezleri açarak kısacası kişinin kendinden sonrakilere ilmini aktarabileceği hayırlı çalışmalar yapması ile gerçekleştirilmesi mümkün olan bir ameldi. Yine kişinin arkasından dua eden salih bir evlâda sahip olması da amel defterinin kapanmaması için bir sebepti. Evlâdın hayırlı olması da büyük ölçüde anne babanın gayret sarf edip evlâdını iyi yetiştirmesine bağlıydı. وَاَنْ لَيْسَ لِلْاِنْسَانِ اِلَّا مَا سَعٰىۙ Çünkü kişi için ancak çalıştığının karşılığı vardı.[18] Evlâtlarını güzel yetiştiren kimseler, bu çabalarının karşılığını vefatlarının ardından da görecekti. Sahâbîler gibi onları takip eden nesiller de Peygamber Efendimizin yönlendirmesiyle vakıfların kesintisiz bir hayır çeşmesi olduğunu, dünya ve âhirette birçok yararlar sağlayacağını idrak etmişlerdi. Mallarını Allah rızası için vakfedenler, hayatları boyunca muhtaç kimselerin yüzlerindeki tebessümlerle huzur içinde yaşayacaklar, öldükten sonra da vakıfları sayesinde sevap kazanmayı sürdüreceklerdi. Sadaka-i câriye, Allah rızası gözetilmiş bütün vakıfları içine alıyordu. Bu bir anlamda iyiliklerin sürekli hâle gelmesi ve hayrın düzenli bir şekilde yayılmaya devam etmesi demekti. İçerisinde Allah’a ibadet edilen mescitler ve ilim tahsil edilen okullar başta olmak üzere, insanlara hatta can taşıyan her bir varlığa yarar sağlayan müesseseler kurmak da bir sadaka-i câriye idi. Bu vakıflar, toplumda devletin ulaşamadığı, bireylerin de tek başına göremediği muhtaçların yardımına koşuyor, toplum içindeki sorunlar yine toplum tarafından çözülüyordu. Zengin İle Fakir Arasındaki Köprü Muhtaç kimseler, bizzat zengin bir şahıstan minnet duyarak yardım almak yerine müesseseleşmiş kurumlardan gönül huzuru ile ihtiyaçlarını karşılayabiliyordu. Böylece, zekât, sadaka veya diğer yardımların yanı sıra vakıf müessesesi sayesinde de zengin ve fakir arasındaki derin uçurumların oluşması engelleniyor, iki grup arasında kaynaşma temin ediliyordu. Başka bir ifadeyle vakıflar, malın sadece zenginler arasında dolaşımını engelleyen, onlardan fakirlerin de istifadesini sağlayan hayır işlerinin kurumsallaşması anlamını taşıyordu. Aslında bu, imkânlarını kullanarak zengin olduğu topluma karşı bir şahsın vefa borcuydu. Vakıflar, bu borcu ödemek isteyen ve toplumun gerçek anlamdaki fakirlerine ulaşmaya çalışan zenginler için de gerçek bir köprüydü. Sadaka-i Cariye Her Dönem Önemini Korudu İslâm’ın ilk yıllarından itibaren vakıflar maddî ve mânevî olarak birçok fayda içermesi sebebiyle artarak gelişti. Raşid halifeler dönemi, Emevîler, Abbâsîler ve nihayetinde Osmanlılarda İslâm dünyasının dört bir yanı farklı alanlarda vakıflarla donatıldı. Kişiler kendileri ve aileleri adına vakıf kurmakla kalmayıp geçmiş peygamberler ve salih kimseler adına bile vakıf tesis ettiler. Hatta ilk fırsatta insanın aklına gelmeyecek, belki de ayrıntı olarak görülecek konulara bile dikkat edildi ve söz konusu açıkları kapatan vakıflar kuruldu. Bu vakıflar o kadar çeşitli, o kadar farklıydı ki bu durum gerçekten de bir Müslüman’ın hayata ve canlılara bakışındaki inceliğini ve mânevî âlemdeki derinliğini gösteriyordu. Zamanla bir vakfın giderlerini karşılamak için çeşitli akarların gelirleri de ilgili vakfa bağlanır oldu. Vakıfların gelirleri arttıkça onlar sayesinde yatırım yapılan ilim, sanat, zanaat gibi birçok alanda gelişim sağlandı. Vakıflar aşsıza aş, iş arayana iş, evlenmek isteyene mutluluk kaynağı oldular. İlim yolcularına sınırsız bir imkân, sanatkârlara da huzurlu ortamlar sundular. Hastalar için bir yardım eli, yaşlılar için güzel bir dosttular. Yuvasız kuşlar için mükemmel bir barınaktı onlar. Dağdaki yırtıcı hayvanlar bile unutulmadılar. Vakıf, gerçekten kutlu bir yoldu. Bu uğurda yapılacak en küçük bir hayrın kat kat karşılığının verileceğine hiç şüphe yoktu. Mahmûd b. Lebîd’in anlattığına göre, Hz. Osman ra bir mescidi yaptırmak istemişti. Ancak insanlar bundan hoşlanmayarak onu olduğu gibi bırakmasını istediler. Bunun üzerine Hz. Osman, Resûlullah’ın sav şöyle buyururken işittiğini nakletti مَنْ بَنَى مَسْجِدًا لِلَّهِ بَنَى اللَّهُ لَهُ فِى الْجَنَّةِ مِثْلَهُ “Kim Allah rızası için bir mescit yaparsa/yaptırırsa Allah da onun için cennette benzeri bir ev yapar.” [19] Bu mescidin büyük bir mescit olması da gerekmiyordu. Resûlullah’ın ifade ettiği üzere, küçücük bir mescide dahi bu mükâfat verilmişti مَنْ بَنَى مَسْجِدًا لِلَّهِ كَمَفْحَصِ قَطَاةٍ أَوْ أَصْغَرَ بَنَى اللَّهُ لَهُ بَيْتًا فِى الْجَنَّةِ “Her kim kaya kuşu yuvası gibi veya daha küçük bir mescit yaparsa Allah da onun için cennette bir ev yapar.” [20] Hz. Peygamber sav sadece mescit değil insanların istifadesine sunulan her türlü vakıf karşılığında büyük mükâfatlar verileceğini bildiriyordu مَا مِنْ مُسْلِمٍ غَرَسَ غَرْسًا فَأَكَلَ مِنْهُ إِنْسَانٌ أَوْ دَابَّةٌ إِلاَّ كَانَ لَهُ صَدَقَةً “Bir Müslüman bir ağaç diker de onun mahsulünden bir insan yahut hayvan yerse muhakkak o yenilen şey, ağacı diken kimse için bir sadaka olur.” 33 Hz. Peygamber’in ashâbını vakfa teşviki ve ashâbı ile birlikte çeşitli şekillerde vakıfta bulunarak kendilerinden sonraki nesillere örnek olmaları İslâm toplumunda vakıf geleneğinin yaygınlık kazanmasını sağlamıştır. İslâm toplumunda sadaka-i câriye ile başlayan bu vakıf geleneği, zamanla Allah rızasını gözeten hayırseverlerin ortaya koydukları eser ve hizmetler ile bir vakıf medeniyeti hâline gelmiştir. Camiler, köprüler, okullar, üniversiteler açılmış, Müslüman olsun veya olmasın tüm insanların ihtiyaçları giderilmiş, açlar doymuş, evsizler başlarını sokacak bir yer bulmuş, hayvanlar için bile özel vakıflar kurulmuştur. Böylece vakıflar, İslâm kültürünün sosyal hayattaki simgesi hâline gelmiştir. İslâm’ın ilk yıllarından bugüne, en ince ayrıntısına kadar toplumun ihtiyaç duyabileceği her konu ile ilgili açılan vakıflar ve yapmış oldukları hizmetler düşünüldüğünde, vakıfların bu işlevi daha iyi anlaşılacaktır. Neticede İslâm medeniyeti, inananlara her konuda yardımlaşmayı öneriyor, bununla sadece kendi mensuplarının değil bütün insanlığın hatta Allah’ın yarattığı her şeyin faydalanmasını amaçlıyordu. Bu durumun kurumsallaşmış hâli olan vakıflar, yüzyıllar boyunca nesiller arasında köprü vazifesi görmüş, günümüz dünyasında da İslâm medeniyetinin ebedî mühürleri olmuştur. Bu vakıfların korunup amaçlarına uygun olarak kullanılması sonraki nesillerin asli görevidir. Bununla birlikte modern dünyada ortaya çıkan veya farklı şekillerde gelişen toplumsal sorunların çözümü için de günün şartlarına uygun yeni vakıfların kurulup yaşatılması zorunlu görünmektedir. Örnek Vaazlar Dip Notlar Cürcânî, Ta’rîfât, s. 328. ↑ Müslim, Vasiyyet, 15. ↑ Buhârî, Vesâyâ, 22. ↑ Ebû Dâvûd, Vesâyâ, 13. ↑ Âl-i İmrân, 3/92. ↑ Buhârî, Eşribe, 13. ↑ Ömer b. Şebbe, Târîhu Medîne, I, 173. ↑ Buhârî, Cihâd, 86. ↑ Haşr, 59/6-7. وَمَآ اَفَآءَ اللّٰهُ عَلٰى رَسُولِه۪ مِنْهُمْ فَمَآ اَوْجَفْتُمْ عَلَيْهِ مِنْ خَيْلٍ وَلَا رِكَابٍ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يُسَلِّطُ رُسُلَهُ عَلٰى مَنْ يَشَآءُۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ﴿6﴾ مَآ اَفَآءَ اللّٰهُ عَلٰى رَسُولِه۪ مِنْ اَهْلِ الْقُرٰى فَلِلّٰهِ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَابْنِ السَّب۪يلِۙ كَيْ لَا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الْاَغْنِيَآءِ مِنْكُمْۜ وَمَآ اٰتٰيكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهٰيكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُواۚ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِۢ ﴿7﴾ ↑ Nesâî, Cihâd, 44. ↑ Nesâî, Cihâd, 44. ↑ Abdürrezzâk, Musannef, X, 375. ↑ Dârimî, Mukaddime, 43. ↑ İbn Sa’d, Tabakât, III, 243. ↑ Ömer b. Şebbe, Târîhu Medîne, I, 236. ↑ Beyhakî, Ma’rifetü’s-sünen, IX, 41. ↑ Müslim, Zekât, 11. ↑ Necm, 53/39. ↑ Müslim, Zühd, 44. ↑ İbn Mâce, Mesâcid, 1. ↑

zekat ve sadaka ile ilgili vaaz